Masumların buluştuğu bir akşam yemeğindeydiler.
Eş kenarlı bir üçgenin muhteşem 60 derecelik açıları gibi tamamlıyorlardı birbirlerini.
Burzum dinleyip, çiğ et yiyor ve kırmızı şarap içiyorlardı. hayat çok zordu, dayanması çok zordu kelebeklerin kanat çırpışlarına ve kuşların o manasız tınlamasına.
Damak - zihin - gerçeklik üçgeninde hapsolup, mutlu bir şekilde 60 dereceye giriyorlardı, tuz ekmeden yemek yeme kafasını yaşarken... Birinin seks ağrıları vardı yakındığı, dığer birinin çıkamadığı peri masalını andıran bir batak, ötekinin ise ceza hukukuyla ilgili pek çok sorusu...
Yalnızlardı, üçken. Hep kaybolan çakmaklar vardı.
Sevimli buldukları için yemek istedikleri bir norveç ineği besliyorlardı evde.
Konuşamayacak kıvamda konuşkanlardı,
Şiddete eğimli olamayacak kadar ise cani.
Birilerinin haberi olsun diye, habersizce bir işler karıştırıyorlardı.
Epucurien bir empirizm çevresinde toplanıp ateş yakmışlardı sanki.
Ayrılardı ama aynı.
Dargınlardı insanlara, ama sevgiyle.
Pespembe kalpler uçuşuyordu gözlerinin önünde sinestezikçe..
Ama güneşliyken bile hava, çakan bir şimşek duyuluyordu.
İçlerindeki genetik filtreye rağmen, tensel-zihinsel-içsel üçlemde kaybolmuşlardı.
Sınıfta çiğneyip, kurtulmak adına sıranın altına yapıştırdığın, pespembe sakızlar kadar iğrenç ve tatlılardı.
"Dispossesion"ın "obsession"ları haline geldiği an, korktular.
Ama kaçmadılar.
Palet ve şnorkelle dalma kafasına girdiler.
Bir tanesi plajdaydı.
Bir diğeri ise kendini kesip kesip, ayin yapıp, deniz kestanesi kesti beni diyordu.
Ötekisi ise "sanırım birşey yaptı, ve ben yanlış anladım" diyordu.
Prefabrik aşkları vardı ya da prefabrike evlerde aşk yaşamak istiyorlardı - çarpık ama seviyeli.
Kültablası kokan düşünceler ve sıvı hislerle tutunuyorlardı hayata, yalancı gerçekliğin üstünlüğüne inanarak.
Taptıkları tek şey "yoktu",
Aydınlık yolculardı, karanlık yollarda takılıp düşen ve de ardından kahkahalara boğulan.
Akan bir zehir vardı, zehirli bir akarsu vardı hatta etraflarında dolanan. Distile bu zehirde yüzüyorlardı kurbağalamacasına.
Son bir istekleri vardı, ama ne olduğuna bir türlü karar veremediler.
Hiç birşeyden bu kadar nefret edip aynı anda bu kadar sevmemişlerdi; Hayat.
Aslında mumdan çıkmıştı yangın, ödenmesi gereken de faturalar vardı.
"Je pense donc je suis"ydi birinin hayat görüşü. Diğerleri de ona eklendi.
Ve kaçmadan kurtuldular Bolu Beyi'nin istilalarından.
Bile bile şizofrenlerdi ve inadına emekli oldular, pusette bitkisel hayat yaşayan.
"Sweetest enjection of any kind"ın arayışında, develerle Anadolu turuna çıkmaya karar verdiler. O günden sonra kimse onlardan haber alamadı (ki).
Dedi ve gitti.