20120125

KIRMIZIDAN NEFRET ETMEKTEN VAZGEÇMEMELIYDIM...





Midem bulanıyor acıdan.
Bu acı, hiçbirine benzemiyor. 
Karabiberden bile daha sıradan, kalıcı - huzursuz edici bir tat bırakıyor hem genizde, hem de gözlerde.
Yılanlardan korkmamaya başladım, etrafımdalar ancak değmiyorlar henüz, simsiyahlar ve sapsarı. Ayırt edemiyorum. Etmeyeceğim.


Tamamlandım, sonunda kurtarıcımı buldum derken;
Tam sahte yollara düşmeyeceğimden emin olup, güvenmekte haklı olduğumu sandığım anda;
Aslında anahtarları kaybettiğimin farkına vardım, sağanakta. 
Anahtarların deliklerine uymadığını farkettim.
Kapılar da farklılaşmışti, hangi sokaktaydım ben? yanlış yerde miydim?
Benim aradığım sokakta ortancalar vardı, toz pembe.. burada ise sarı guller var, hastalık dolu.


Yetilerimi kaybediyorum içten içe, hislerimle birlikte.
Birkaç damla yaş düşsün istiyorum gözlerimden,
Olmuyor.
Siyah bulutlara bakıyorum, gri gökyüzunden, yAlvarırcasına. Cevap gelmiyor.


Köreldim, yıldım. 
Şoktayım, yoktayım.
Kırmızı bir sessizlik hakim bedenime, ve gri taşlar örtüyor üstümü, gittikçe ağırlaşarak.


Oyuncaklarımı yakmaya gidiyordum ben de, geçerken uğramıştım.



20120124

KULAKTAN KULAĞA 2









Küçükken, peluş oyuncaklarıma bile isim vermeyi sevmezdim. Adsızlık çok çekiciydi ve hala da çekici.
4-5 yaşlarımdayken, lodos esince kırmızı bir bayrak asarlardı, Çanakkale'deki Jandarma kampında. Denize girmek yasaktı, o anlarda herkes sessizleşip bayrağın inmesini beklerdi. Ben ise bu istemeden uyduğum kuraldan - kurallardan çok zevk aldım. Kuralın ne demek olduğunu hala ögrenmemek için çabalasam da çok varım kurallara uyan bir insan olmakta.
Yani bir nevi seri katilim ama 5 vakit namazımı da kılıyorum. Rahat bırakın beni, her şeyi, her türlü mübah kıldığınız dünyanın dışında biryerde.






- - - - - - 








"Senin hayatında saat var mı?" diye sordu kız.
"YOK" dedi adam, O'nun ortasına bir X karalayarak şehvetle.
Kız tekrarladı şaşırarak "¥ok mu?".
"Yok diyorum hala yok mu diosun" dedi Adam kaşlarını davetkar bir biçimde çatarak.
Kız da "hoşuma gittiği için tekrar sordum." diye yanıtladı, pembe-turuncu bir renk alırken. 
"Beraber düşebildiğimiz için kelebekler çırpınıyor bedenimde. Gün ışığında beynimi nadasa yatırıyorum, fotosentez yapsın diye" ekledi.


SUSKUNLUK ve SUSAMIŞLIK esti - geçti.


Yazamıyor ve kazamıyordu.
Kazlar ise şirindi yazlardan.
Hiç yoktu boncuk mavisi gözlerde,
AMA o renk kalemler, oyyhh!
1)kurşun
2)marker
3)stylo
4)crayola!!!!


Nostaljik kalp atışlarımı, kan akışıma karıştirdığım bir limonataydı. bana limonatayi sevdiren adamdı, maç sesini sevdirdiği gibi.... 


güneşimdi - yağmurumdu - ve hep öyle kalacak!


Maç sesi dışında kırmızıyı da sevdirmişti.
Sevdirirdi belki ve umarım daha bir sürü şeyi.


- "CANCEL" yat!.
- Yok ya, örgup-dikiş kafası yaşayasım var. Ve de bu arada öfke katıyordu ya ; mantıya, nane-sumak-pul biber atarcasına...
- benim de en sevdiğim oyunlar, kendi kendime oynayabildiklerimdir.
sen de mi tıp oynayamayEanlardansın?
- Evet, tükürükle temizlenmeliydi her hayat ve saçlarinı dağıtarak gelmeliydi her yar. Her yar ve her yara.
- Yaralayan yar desene! Yarasa'da çok varım. En sevmediğim ama en sevdiğim de. Hem öfkeli hem kanatlı! Yani çok rekabet var aramızda ve ben hiç yokum rekabette.
ays. ne de çirkin bir kelime "o 7 harfli" - "pis yedili"!








20120121

KULAKTAN KULAĞA 1




Bir kız vardı,
Yemeğini yaparken içine küllerini silkerdi, zaman zaman saçını pudralardı yıkamaya üşendiğinden.
Bir de adam vardı, döven.
Şakalarını çok ciddi yapıyordu anlamıyordu kız ya da "ben".
"Şapka takmak da takmamak da, ikiside çok ağır" gibi bir cümle kurdu geçen gün. O'na neden aşık olduğumu bir kez daha anladım. Ki hoş... anlamaya çabalamıyorum.
Benimle beraber düşebildiği için takabildiğim tek paraşüttü bu adam.


Ritim duygularımız zayıftı hayatın karşısında. Her birimiz, her ikimiz, birimiz ikimizken... sanırım en çok bunu seviyordum, saat takmayışını, saati sormamasını ve hatta saat sorulduğunda sevimlice gerilmesini.
Sabaha kadar zombiler çizer çizer, silerlerdi.Silerlerdi zilleri hayatlarından. 
Of anlam veremiyorum ama "biz" öznesinde hıç yokum, "onlar"da varım. Alain Delon'un kendini üçüncü tekil şahıs olarak gorme kafası! Devam et adamım! Daha okunmadı!


Sadece çalan çanlar var. Bir de duymadığın saat alarmları, beni çıldırtan...
Haki yeşili + Çingene pembesi'ydik bazen.
Fosforlu sarı + Siyah zaman zaman.


-Şu hayatta, en sevmediğim şey; tekini zar zor bulduğum çoraplarımı giydikten sonra bir ıslaklığa basmak. Hangisine yanayım? Islak çorabın verdiği hissin çirkinliğine mi yoksa o kabusvari çorap çekmecesine ellerimi tekrar daldırmam gerektiğine mi. Aslında düşündüm de insanın kendine haksızlık yapması güzel bir şey.
-Cin Ali nerede?
-Dipsiz kuyunun dibinde.
-Biliyor musun, kavramlarda ve boyutlarında hiç yokum. Zaten hiç sevemedim maskeleri. Ama korsanların taktığı şu tek gözlü bantlardan istemem dersen yalan olur. Düşünsene, şu kaosu tek gözle görmek ne kadar da huzur verirdi insana. E bir de benim bir handikapım var, beceremiyorum tek göz kırpmayı. Küçüklüğümde her oyunda fasulye olurdum, çünkü sevmezdim. Çok heyecan yapardım saklambaçta bile, adrenalin tavan yapardı, bir keresinde gulmekten altıma çişimi yapmıştım. Belki de travma noktam buydu. Ayrıca rekabet ne ayol!? Kazanmak ne, kaybetmek ne!? Ama yine de sevdiğim tek bir oyun vardı, "hırsız-polis"... ve hiç oynayamadım, tek gözümü kırpamadığımdan...




-Bugün naaptın?
-Hep bir şeyler aradım bugün.
-Bulabildin mi bari?
-Zaman zaman, zor oldu. Bu konuda konuşmamayı rica ediyorum.
-Olur, ben de kedi babasıyım.




-Seviyorum abi.Çok, çok, çok.
Belki hiçliğe uzanacak derecede öte çokluk'tan.
Biz bir kabağın iki yarısıyız.
-Hmmm.


Bana 3 hafta gibi gelen, 4 ya da 7 gündür aradığım tırnak makasını buldum. Ellerim artık kadın eline benzeyecek mi dersin? Belki bir gün...Koşar mı? Zira ben hiç sevmedim ki kadın ellerini. Belki de bu nedenle aldığım her makas ve törpü kendilerini imha ediyorlar. 
Geçen gün, bir makas ve bıçak dükkanına girdim.. ve dükkan sahibi bey amca bana antipatik davranınca hiç alınmadım. bıçaklar ve makaslarla ör†ülü duvarların çevrelediği 6 metrekare bir yerde hayatını geçirince bir bıçağın bile bir insandan daha yakın olabileceğini anlıyorsundur sanırım. Kesme fetişi vardı belli ki amcamın! Devam et!
Fetişleri olan çocuklardık biz de. 
Hayali arkadaşlarımız olmadı.
Olsaydı da saçma olmazdı.
"Saçma" kelimesini lugatında barindıranlar "iffet" dizisinin fanlarını küçümseyip, diziyi izleyemediklerinde digiturk plus'ına kaydedenlerdir. Filmini sevmeyip, dizisinde splenda'lı çay ıçenlerdir. Onlar gizli gizli ama saklamadan çiğ köfte yiyenlerdir. Splendasaorus'lar, 3 boynuzludur bunlar. 
Neyse ki bu cinsin kızgın haline hiç denk gelmedim.Fena goçertir isterik öfkeleri.


Beni hiçkimse öfkelendirmedi, sevdiklerim dışında. Bana öfke katamayanı da sevmedim hiç. Ama ofkeyi sesli yaşamayı da sevmedim. En dinlenesi-duyulası adımlar sessizlikte atılanlar, en güzel ayaklanmalar rüzgar eserken, uçup başka diyarlara ulaşan uçurtmaların üzerine yazılanlar.


Annemi 340, babamı 25 gün gördüm belki hayatımın her yılında. Buna rağmen içımde bir babam var annemden yoksun. 


Beynim gitsin, yerine beyim gelsin.
- Hayat boyu asistanın olabilir miyim sevgilim?
- Evet, tabi ki de.
- Fake çilekte hiç yokum abi!


Babam her kadınına "yavrum" derdi.
Bildiğim en tanınası insanlar, anne-babası kaçarak evlenenlerdi.


- Bence her kulun hakkı dörttür.














-Sütüm nerede? dedi adam.
-Ya bilmem ama koydum biryere, eminim, o anı hatırlıyorum da görseli yok beynimde. E bak yanında bebeğim! diye cevapladı kadın.
-Aklıma sürekli evden kaçan Snowy geldi, kuzenimin kedisi. Hep evden kaçıp çöplüğe sığınırdı. Bembeyazdı, kirlenmeyi severdi. Nankör derler bu kedilere ama eğer nankörlük buysa ben çok varım, uzaktan seviyim ama mümkünse.
-Düğmem kopacak gibi.
-Ben hiç dikemem ki ama denerim, iğnem bile yok.
-Senden istemedim, kıyamam sana, çok uğraşcan falan. Gerek yok.Ben iki dakikada yaparım.
-Dikmem lazım, ben bir kadınım. Donk'un dikiş seti burada kalmış. Ilk diktiğim düğme sen olsan fena bir anı olmazdı. Bu arada kendime bir sekreter buldum, adı Matador ve de çöp adam çiziminde çok profesyonelim. En sevdiğim morumsu gri renkli, 0.9 tombo! 
-Kalemin döşü kıllı olacak.
-Ikimizde naapıoruz biliyor musun?
-Birşey söylemeden önce, birşey söylicem diyoruz. Bu da kitlenin çoğunluğunu gıcık ediyor. Amaaaan. hiç takamıycam vallahi! Oturmaya mı geldik. KALK kalk.


-Mavi göz ölsün.
-Jenerik insanda hiç varım.
-Ne de olsa erkek dayiya, kız halıya.
-5 tencerede yemek.
-Trkcell olmakla Tayfun olmak arasında hiç fark yok.
-Ingiliz asilzadelerinden kim kaldı
-Bilgisayar şarjını unutmaya çok ihtiyacım var.
-Bugün ilk defa ellerim titredi.
-Içki içtin mi bugün?
-Hayır ama çok canım istedi.Kistim için içmedim, yani herşey kistim içın.
-"KISS'TIM DE İÇTİM." demiş Minnie Mouse


32.dk


-Senin de bazen çiş yaparken odaklanma sorunun oluyor mu?
-Hayır, sen bunu sorun olarak mı görüyorsun?
-Çılgın Bediş'te niye hiç yoksun?


-Tutamayacağım sözler vermek isterdim ama olmuyor.
-Ilkokulda konuşmak içın çöpe, kalem açmaya gidenler vardı. Bugün bunu hatırladım.


...............









20120105

PİLLİ FİL



Kum saati,
Zımba ve;
Toplu iğne.
Beynim  yandı mı? Yoksa söndü mü bilemedim.
Pilemedim. Pille çekmediler ki beni. (Ki dememem lazım, annem sevmiyor da, ki!.)


İçimdeki kadın, içimdeki adamla rastlaşınca ortaya çıktı.
Saçları çok güzeldi. İlk defa birinin saçlarını kendiminkilerden daha çok beğendim.
"Beğenmek" ne yahu! Teenage amerikan filminde, "seni seviyorum" diyemiyen organlı sürungen kafası.
Of, düş†üm.
Elimde haçla düştüm  ayol!.
Neyse...
Küçücük bir adamdı, zira en büyük de O'ydu.
Var edip, çocukluğumdan beri her yaşgünümde dilediğim şekilde "görünmez" kılıyordu beni.
"Aym e süperhiro" dedirttirdi bana, el adamı.


Birşey daha var.
O kocaman, çirkin, siyah ve plastik müzik setlerinin volume butonu! Hani yanında yanan, minik kırmızı ışık olur ya! 
Hangimizin hayatı kuponla satın alınamaz ki!
Slow motion'la gelin ya da hiç gelmeyin, anlayamıyorum.
Hanginiz içimizdeki iki farklı cinsiyeti evlendirebildik ki!
Yahu ve ayol.net


'Zalim" kelimesini hiç kullanmamıştım. Çünkü hiç zalim görmemiştim.
Çünkü ne yazık ki kimse bana ya da içimdeki binlerce 'O'na karşı yeteri kadar zalim olamamıştı.
Şahsına  münasır seri katilini arıyordu.
Ve buldu. Hahayt.
Seri katili "Sam Amca"yla sürekli piknik yapıyorlardı dondurucu soğuklarda ve hayali frizbiler fırlatıyorlardı birbirlerine.
Tenine vurdukça bu plastik çemberler, kahkahayı basıyordu bırakılan her izle.
Kimseye anlatamadı acıya ne kadar ihtiyaci olduğunu ama "O Adam" anlamıştı, sorgusuz sualsiz.
Korkuluk ve kArga gibilerdi. Konuşmadan anlaşan, dokunmadan dokunan....Bakmadan bakan ve neyse...


Benim ellerim soğuktu, onun da oldürmeyi sevdiği umutları vardı. Ama tutunabildik.
Mektuplaştır gibi yaşadık, aramızda 2 cm mesafe varken bile. Işınlandığımız da oldu.


Birimiz güldü, diğerimiz rüzgar.
Bir büyük düşünür ya da düşünmeyen adam demiş ki; "Aşk bir fili bile anahtar deliğinden sokar."
E hakkaten soktu yahu!
Pille calışıodu fil. 


"Şarap bardakları nerede" dedi. Unutmuştu zevk için kırdığını.
E her ampul de kıriktı ki!
Kırık ampulleri bile onaran bir adam vardı hayatında.
Çizgili çorapları vardı.
Yeşil'i eflatuni pembe görüyordu bu adam.
Sözleri silahtan çıkıyordu sankI.
Tetiğimi çekmişti, ipimi de koparmıştı.
"ÜÇ" harfliydi.
AŞK.
ARZU, ŞAŞKINLIK VE KAHKAHA.
Tek kararım ve yegane kaygımdı.


Iyi ki doğmuşuz bebeğim!







20111206

let me see you dance...







Aha@  night falls kafası.


ve.


Bugün doğmuşum,
Ve bu günden yaklaşık 27 yıl 7 ay önce döllenmişim, zannediyorum ki güzel bir seks sonucu.
Güzel seks eşittir güzel döllenen kişilik.
7 saatte, düşük ısıda pişmiş bir kuzu kıvamında yumuşak ve nötr yaratılmışım...
Tüm art niyetlerinden sıyrılıp, kirliliğini içinde öğütmeye çalışan bir benlikle başbaşa bırakılarak.


Birbirinin zıddı, ama aşık iki insanın "mutlak çelişki"deki yavrusu olarak gelmişim dünyaya.
Sorgulamadan, cevabı bulan - hatta cevaplarla birlikte doğan kurumuş eflatun bir ortanca misali.


Yalnızım şu an yine, ve de sanırım bundan çok keyif alıyorum.
Geçen gün kendimle evlenmek için altın bir alyans almak istedim, Annem izin vermedi kısmetim kapanır diye.
Hak verdim.
Ama zaten olmadı ki hiç "the k word".
Talihi hep kendim yarattım... Yalancı talihi "gerçek" sanıp koştum peşinden.
Ay zaten yapma Zeynep yahu! Talih ne demek önce bunu düşün!
Bakınız; "Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht."
Yani bu durumda hayatımın tamamı "talih". Ne zaman düşünerek adım attım ki?
Sanırım 8 yaşımdaydım.


Bu durumda "açık olmadığından dolayı kapanması imkansız olan talihim" adına, bir sonraki adımım, para kazandığım ilk anda, tek amacım evlenmektir kendimle.


Yaş ilerledikçe, ve insan kendini-hislerini tartıp bir değil ayrı birer kefeye hatta "kavanoza" koyabildikçe, "tutku" ya da "aşk" denen şey yok oluyor.
Deneyimleyip demleniyorsun.
Ama o "dem" var ya... senin geri dönmene izin vermiyor.
Ağzında bıraktığı acı tatla kalıyor.
Ki ben acıyı severim, ama bu ardından ekşilik bırakan bir acı.
Kötü, sütlü bir kahvenin ağızda bıraktığı tat kadar gereksiz ve yapışkan bir iz, hem de zaman zaman birden de çok "r" ile.
Tek kendin kalıyorsun, ya da benim durumumda böyle oldu. Kendi kendimin kollayıcısı ve satıcısı haline geldim.


"Satıcısı"... ne kadar çirkin bir kelime....


Ama öyle....nce aşırı güvensizlikten sonra ise fazla güvenden dolayı kayboldum sanki.
Çok inandım ve kayboldum simsiyah pamuk şekerlerin o iğrenç yapışkan dokusunda.


Kayboldum, hatıralarımda.
Kayboldum geçmişimde ve geleceğimde.
Yazılmayan geçmişim - geleceğim oldu birden bire.
Varolmadan acaba varolabilir miyim diye denedim. Ama olmadı.
Küçüklüğumden beri en büyük hayalimdi "görünmez" olmak.
Etkisiz eleman olarak - etkilemeden paylaşmak.
E zaten çocukken de daima "fasulye" olurdum oyunlarda.
Saklambaçtaki saklanma "kafası" bile bana adrenalin overdosu'u yaşatırdı.


Düşünmeden, gözlerim kapalı saatlerce dans etmeyi özledim ve de biliyorum ki bu his geri gel(e)meyecek.
"Ben"im geri gelmeyeceğim gibi.
Belki de hayatımın bundan sonrası, atlamak istediğım bir trenin vagonunun penceresinden bakarcasına geçecek.
Alıştım.
Alışmadım.
Farkındayım sadece.


Ne kadar çirkin bir kelimedir yahu "farkındalık"!
Kes be adam!
Farkında olsaydın, bu kadar net adlandıramazdın ki!
Ve işte bu "farkındalık" çirkinliği çok erken nüksetti dünyama. 
Kendimi çözemeden farkettim.
Hep bir "3." kişiliktim gözümde.
Bu nedenle asla yargılayamadım, ya da yeremedim ya da se-ve-me-dim "beni"!.


Ya da taparcasına sevmeye başlayıp, tutkumu kaybettim "ötekilere" karşı.
Özgüvenim silip süpürürken kendini, ben bağırdım sessizce "seni görmeme izin ver" diye...
Ancak ... ya yeteri kadar ses çıkaramadım ya da sesim o kadar az yankılandı ki kaybolup gittik...


Kaybolduk.
Aşk ve gerçeklik arasındaki o ince çizgide yokolup gittik.
"Sadece unuttuğum ölür" kafasında yaşayan ve aynı anda "society is the mother of all idiots" diyen bir gerzeğin sığ dünyasındaki  yokolan hatta buharlaşan birleşenlerdik.
Gece düşmeden, düşen.
Gece duştükten sonra unutan...


Dans etsem olur mu? seni çekip, bedeniminin tutkusuyla kandırabilir miyim acaba ~ ey sen e=m.c kare!


aha!niet!


O halde git yoluna bende gençken öleyim.


Aha, bu yazı "ölmek istemeden ölenlere'dir". onlar anladı. 



























20111130

sit-com







Masumların buluştuğu bir akşam yemeğindeydiler.
Eş kenarlı bir üçgenin muhteşem 60 derecelik açıları gibi tamamlıyorlardı birbirlerini.
Burzum dinleyip, çiğ et yiyor ve kırmızı şarap içiyorlardı. hayat çok zordu, dayanması çok zordu kelebeklerin kanat çırpışlarına ve kuşların o manasız tınlamasına. 
Damak - zihin - gerçeklik üçgeninde hapsolup, mutlu bir şekilde 60 dereceye giriyorlardı, tuz ekmeden yemek yeme kafasını yaşarken... Birinin seks ağrıları vardı yakındığı, dığer birinin çıkamadığı peri masalını andıran bir batak, ötekinin ise ceza hukukuyla ilgili pek çok sorusu...
Yalnızlardı, üçken. Hep kaybolan çakmaklar vardı. 
Sevimli buldukları için yemek istedikleri bir norveç ineği besliyorlardı evde. 
Konuşamayacak kıvamda konuşkanlardı,
Şiddete eğimli olamayacak kadar ise cani.
Birilerinin haberi olsun diye, habersizce bir işler karıştırıyorlardı.
Epucurien bir empirizm çevresinde toplanıp ateş yakmışlardı sanki.
Ayrılardı ama aynı.
Dargınlardı insanlara, ama sevgiyle.
Pespembe kalpler uçuşuyordu gözlerinin önünde sinestezikçe..
Ama güneşliyken bile hava, çakan bir şimşek duyuluyordu.
İçlerindeki genetik filtreye rağmen, tensel-zihinsel-içsel üçlemde kaybolmuşlardı.
Sınıfta çiğneyip, kurtulmak adına sıranın altına yapıştırdığın, pespembe sakızlar kadar iğrenç ve tatlılardı.
"Dispossesion"ın "obsession"ları haline geldiği an, korktular.
Ama kaçmadılar.
Palet ve şnorkelle dalma kafasına girdiler.
Bir tanesi plajdaydı. 
Bir diğeri ise kendini kesip kesip, ayin yapıp, deniz kestanesi kesti beni diyordu.
Ötekisi ise "sanırım birşey yaptı, ve ben yanlış anladım" diyordu.
Prefabrik aşkları vardı ya da prefabrike evlerde aşk yaşamak istiyorlardı - çarpık ama seviyeli.
Kültablası kokan düşünceler ve sıvı hislerle tutunuyorlardı hayata, yalancı gerçekliğin üstünlüğüne inanarak.
Taptıkları tek şey "yoktu",
Aydınlık yolculardı, karanlık yollarda takılıp düşen ve de ardından kahkahalara boğulan.
Akan bir zehir vardı, zehirli bir akarsu vardı hatta etraflarında dolanan. Distile bu zehirde yüzüyorlardı kurbağalamacasına.
Son bir istekleri vardı, ama ne olduğuna bir türlü karar veremediler.
Hiç birşeyden bu kadar nefret edip aynı anda bu kadar sevmemişlerdi; Hayat.

Aslında mumdan çıkmıştı yangın, ödenmesi gereken de faturalar vardı.
"Je pense donc je suis"ydi birinin hayat görüşü. Diğerleri de ona eklendi.
Ve kaçmadan kurtuldular Bolu Beyi'nin istilalarından.
Bile bile şizofrenlerdi ve inadına emekli oldular, pusette bitkisel hayat yaşayan.
"Sweetest enjection of any kind"ın arayışında, develerle Anadolu turuna çıkmaya karar verdiler. O günden sonra kimse onlardan haber alamadı (ki).

Dedi ve gitti.



20111129

G




Aslında yok gibiydi, ama vardı da. O'nu seviyordum ama şeffaftı. Görünemeyecek kadar saftı ve de dokunacak kadar gerçek. 
Sakin, huzurlu, yağmur sonrası bir sonbahar öğleden sonrasında, tren beklemek gibiydi O'na bakmak.
Adı yoktu, ancak çok şey barınıyordu arkasında.
Ürkekçe seviyordum, korkuyordum sanki.
Ki hiç yoktum terketme kafasında, ama korkuyordum yine de.
Bir birey diğer bir bireyi terkedemezdi ki. Daha doğrusu, sahip olamadığın birşey senden eksilmez. Zaten sahip olabildiğin birşey de" sahip olunası" değildir.
Geçen gün bana şöyle dedi uyuklarken: " seni özlüyorum ve özlemeye devam etmek istiyorum". Cevabım şöyle oldu; "Hı hı." Aslında demek istediğim şuydu "Neden?". 


Diyemedim.


Diyemezdim de.
Dememeliydim de.
Kurallar vardı-yoktu.




Fuckin'Hell vakti geldi sanırım ömrumün.


Dokunamadan dokunursunya, ya da çocukken sahip olup elinden düşürmeye korktuğun 3 top dondurmalı külahlar olur ya...
Onlardan işte...
Zor ama kolay,
Boş ama dolu,
Yok ama var,
- Bilemedim.
- Sevemedim. Sevdim ama sarılamadım. Kurallar vardı çünkü aramızdaki rengi belirleyen.
Ne renktik ki biz?
Bazen mavi, bazen kırmızı, zaman zaman ise mor.
Aha; bazen de Eflatun.
Aslında çok varım Platon'da.
Hayatım gerçekten de "insanın mutlulğunua ve yetkin yaşamına" dayanıyor..
Ki dayanmalı.
Ancak "devlet" kavramında hiç yokum Rousseau'un peygamberlere "şarlatanlar ülkesindeki körler" benzetmesi gibi.


Bugün ağlamak istiyordum, ama yine olmadı.
Insan olduğumu ,hislerim olduğunu hatırlamak istiyorum.


Ama yine ve yeniden çok  zor(aki).
Büyüdükçe, büyü bozuluyor 

Ve yoruluyorum yalnızlık¨telaşından.


Görünen bir yol da YOk.
Ama yürüyorum.




Karışık.


Ezogelin ve sulanan beyin desek...
"Aslinda o utanmıo - o sadece modacı."dedi odadan bir ses tam cogitum kafası yaşarken ben. Beynim bağlantıyı kesti.


1 saniye.


Görünen bir yol da yok.
Ama yüruyorum ağaçlı bu yolda.
O aĞaçlı yolda, sessiz ve gölgeli,
Sanki yine bisiklet kullanıyorum zoraki bir şekilde, çocukluk kafasında.
Yanımdasın, yurüyerek.
Elinde bir sepet var, içinde de tavşanlar...




kAFAM KARTİŞİK.
BEYNIM sulandı.
ve de rengimiz kirli beyaz.
Sonunda kirliyiz ve beyaz.




nokta...

20111104

SERİ MONOGAM




Küçük bir odada ifadesini yazmak için tutuluyordu. Özellikle kurşun kalem istemişti. Ve bir kalem traş, yumuşak beyaz bir silgi...
"Evet, onu öldürdüğümü kabul ediyorum" dedi. Gerek duymadığı halde derin bir nefes aldı. Sanki bal arayan arıların kanat çırpışlarıyla fildişi renginde kokular saçan manolyaların ferah tatlılılığı doldurdu bedenini. 


Gri betonla çevrili, tozlu odanın tek bir penceresi vardı-küçücük. Oradan giren ışık o kadar canlıydı ki bir gece klubündeki led kadar kuvvetli ve ölümden sonra karşılaşacağını umduğu "beyaz ışık" kadar huzur doluydu. E zaten ledler altında dans etmek için de gereken yegane şey; "huzur"du.


Rahatsız olması için tasarlanmış olan bu sevimli odada düşünüyordu, tartarak kelimelerini. Albino bir adam oturuyordu tam karşısında, gözlerinden yayılan, tanımlaması güç bir anlamsızlıkla. Güven duyup duymama arasında bocaladı ve tam ortada kalarak konuşmaya başladı; "O'nun da diğerlerinin de ölümüne sebep oldum." Bir sigara yaktı, dumanını uzunca içine çektikten sonra devam etti " Yükseklikten korkarım, hem de çok. Dağ yamaçlarından uzak durmaya çabalarım. Kayak yapmayı öğrenirken bile ağlayarak öğrenmiştim. Bu nedenle akarsu kenarlarını severim. Akarsu dingindir ve de coşkun zaman zaman. Bilemezsin hiddetini. kestiremezsin önceden. Yine de akarsu kenarları her zaman huzurludur." 
Canlanan hatıraları ayrıştırmaya çabalıyordu. Gri bir gökyüzü, durgun su, parlak güneş, kelebek sesleri, düşman dalgalar geliyorlardı aynı anda gözlerinin önüne. Ama hepsi de güzeldi, hepsi de doğadan kopan minik parçalardı. Doğanın çocukları dost değilse kimdi dost?!


"Benim amacım, kıyıda uzanıp sohbet etmekti. Piknik sepetim de hazırdı, çavdar ekmekli sandviç ve bir şişe kırmızı şarapla birlikte. Suyu görünce dayanamayıp atladılar, ve akıntıya kapılıp gittiler. Mayo getirmemiştim ve mayosuz yüzmem ben asla. Durduramadım da. Duymadılar -atlama!dur!- dediğimi. Atladıklarında ise çok geç olmuştu, zaten kurtarmayı düşünemedim. Herşey çok hızlı gelişti.. Ve de yani kazazedelerle uğraşmayı pek sevmiyorum." dedikten sonra yeni başlayan bahar yağmurunu dinlemeye başladı.
Çok melodik bir şarkı gibiydi, eski günlerden gelen. Sanki her bahar yağmuru IAMX'ten S.H.E'yi mırıldanıyordu. "Gizli" ve "uyumlu" bir dokunuştu bu. Duygulandı ve ekledi "itiraf ediyorum, ben bir seri monogamım".



Louis de Béchamel'in Günlük Hayatımızdaki Yeri



Klasik Fransız mutfağının beş ana sosundan biri olan "beşamel" sos, Avrupa ve Amerika mutfaklarında yaygın bir şekilde kullanılıyor. 
Un ve tereyağının kavrulmasından sonra süt eklenmesiyle hazırlanan umuşak kıvamlı beyaz bu sos, özellikle sebzelerle, beyaz etli yemeklerde ve yumurta bazlı tariflerde kullanılıyor. 


Gastronomi çevrelerinde, bu sosun kaynağına dair bir tartışma vardır. Acaba gerçekten "fransız" mi yoksa, Italya'nın Romagna bölgesine ait "balsamella" sosumu ilk olarak hazırlanan? Bu konuda New York'lu yemek eleştirmeno Raymond Solokov'un bir savı var.


Yapılan araştırmalara göre, sos, 14.Louis'nin tebasında bulunan ve mali işlerle uğraşan "Marquis Louis de Bechamel"e dayanıyor. 1685'de, Bechamel, kralın baş yardımcılarından biri oluyor. Güç sahibi bir konuma gelen Bechamel'in en büyük sorumluluklarından biri de, sofistike kültür anlayışıyla "Güneş Kral" adıyla anılan efendisinin oturduğu sofralarda herşeyin eksiksiz durumda olması.


Bechamel'in bir gün kurutulmuş morina balığı hazırlamasını emrettiği aşçılardan biri yeni bir tarif yaratıyor. Yemeğin, kral tarafından çok beğenilmesinin üstüne, Bechamel'e itafen sosun adı da beşamel oluyor.
Bu kadar beğenilen bir sosun isim babas olması, Bechamel'e karşı kıskançlığın artmasına sebep oluyor. Escars Dükü, "ben bu basit sosla o Bechamel denen adam doğmadan 20 yıl öncesinden beri tavuk yemeği yaparım ama kimse beni onurlandırmadı" diyerek kendine pay çıkarmaya çabalar. Escoffier ise ünlü yemek kitabında şöyle der "eğer bu tanrısal sos olmasaydı Bechamel dükü çoktan unutulurdu"...






Klasik Beşamel Sos Tarifi:
30 gr tereyağ
30 gr un
1/2 litre süt
tuz-biber


Un ve yağ kavrulur, ancak kısık ateşte bu işlem uygulanır ki çok renk almasın. Ardından süt eklenir, bir taşım kaynatılır ve istenilen kıvama gelinceye dek karıştırılarak pişirilir.


Eğer unu ve tereyağını altın rengi bir gorünüm kazanıncaya dek yoğurursanız ve beşameli bununla hazırlarsanız daha koyu renkli ve kavrulmuş un tadının biraz daha baskın olduğu farklı bir sos elde edebilirsiniz.
Bechamel sos'a baharatlar ekleyerek de kendi soslarınızı yaratabilirsiniz. Safran ekleyerek sarı, pul biber ekleyerek pembe bir sos hazırlayabilirsiniz.



20111020

BÜKÜLÜ

"SEN ASLINDA ÇOK ŞEKER BİR TİPSİN,
VADELİ HESABIN DA VAR GERÇEKTEN ÇOK ŞEKER" DEDİ ANNEM.
BEN DÜŞÜNÜYORDUM O SIRADA;
"UZUN ZAMANDIR ARADIĞIM DERİNLİĞE SONUNDA İNEBİLMİŞTİM.
AMA BİR SÜRE SONRA YÜZEYE ÇIKMAK İSTEDİĞİMİ FARKETTİM.
YÜZEYSEL OKSİJENE DAHA ALIŞKINDI BEDENİM."


BU SIRADA, BİLGİSAYARDAN DOLAYI SÜREKLİ ELEKTRİĞE ÇARPILDIĞIMI FARKETTİM.
YAZ MI DİYORDU DOĞA ANA BANA?
YOKSA BU KOCAKARI İNANIŞLARIMDAN KURTULMAMI MI EMREDİYORDU?
ASLINDA ÇOK VARIM KOCAKARI KAFASINDA.
O DA VAR, AMA ÇAKTIRMIYOR.


KULAĞIMI DOLDURAN ŞARKI "HERŞEYIN KONTROL ALTINDA OLDUĞUNDAN VE TEK IHTIYACIMIZIN ZAMAN OLDUĞUNDAN" BAHSEDIYORDU.
ANLAMINI KAVRAYAMADIĞIM BU IKI KAVRAM, "KONTROL" VE "ZAMAN",
MELODİSİNE HAYRAN KALDIĞIM BIR ŞARKIDA KARŞIMA ÇIKMIŞLARDI.


"YÜZEYSEL OKSİJEN - DOĞA ANA'NIN ELEKTRİĞİ - ZAMANIN KONTROLSÜZLÜĞÜ VE VICE VERSA" BU PARAGRAFLARDAN ÇIKARDIĞIM DERSTİR HOCAM, İYİGÜNLER.








20111013

BEYAZ KARANLIK

Bir karanlık var içimde, ama aslında beyazdan dahi daha parlak.

Bir trendeyim.
Gözlerim manzarayı yakalayamıyor.
Hızla akıyor dakikalar.
Ve ben kurtulmak isterken,
Benim kurtulmamı isterlerken herkes,
Ben sadece "durayım" istiyorum.

Son zamanlarda hep kurtulmaya çalışıyorum kendimden.
Ama aslında ben böyle mutluyum.
Normale döndürmeye çabalıyorlar, ama ben inanmıyorum ki normale.
Yarımken, yokken, anlayamazken mutluyum.
Vahşi bir hayat diliyorum.
Ancak vahşetin güzelliği bile hor görülüyor.

Susmak istiyorum... ama o kadar çok konuşuyorum ki içimden.
Gelecek, geçmişimde saklı.
Geçmisim ise geleceğimde....

Trendeyim hala, atlamamam lazım.
Manzara akıp gidiyor ama ben hala aynıyım.
Aynı trende, aynı koltukta,
Uzakta ve çok yakında.

....Susmakta ve yalvarmaktayım  "beni konuşturmayın" diye.

Karanlığımı birakın bana.

Lütfen.

20110916

TEŞHİS



Bildiğim hiçbir alfabe ya da dil yok.
Ya da o kadar çok sıkıldım ki beynimin verdiği mavi cevaplardan artık kulaklarım duymak istemiyorlar.
Bir şekilde kendimi kandırdığım belli.
Cehaletle mi? Yoksa bilgelikle mi kendimi kaybediyorum... bilemiyorum.
Bilmek istiyor muyum?
Bilince mutlu olacak mıyım?
Teşhis koymayı çok iyi beceriyorum ama gerisine katlanamıyorum.


Sanırım cehalete sığınmak daha kolay.
Harfler ve sesler çok uzağımdalar.
Ya da ben onlara dilediğim gibi yaklaşmak için fazla büyüdüm.
Uykularımda bile "tanımadığım bir ben" görüyorum.
Her yeni güne "neden" diye sorarak başlıyorum.
Çünkü rüyalarımda bile "kendim" olamıyorum.
Korkak, tasmalı, yorgun bir şey var hayal alemimde.
Sahibi değilim rüyalarımın ki gerçekliğimin olayım.


Kendimi özlüyorum.


Konuşmak, hareket etmek, değişmek, değiştirmek o kadar anlamsız ki..
Anlam katmaya çalışmaktan ya da sorgulamaktan da bıktım.
Tek sıkılmadığım şey "sıkılmak".
"Benden neden sıkıldın" diye de haykırmayacağım.
Sus lütfen.
Sen böyle güzelsin, olduğun gibi, umursamaz.
Ben ise sıkılırken güzelim çünkü yalnızım.
Yargılama artık.
İzin ver düşeyim gerektiği gibi.
İzin ver de üstüne basmam gereken ayakları kendim bulayım.


Sorgusuz, sualsiz saatlere dönüşsün dakikalarım.
Açıklama yapmam gerekmesin.
Çocuk kalmaya inanmıyor muydun sen de?
O halde neden mantık gibi manasız bir kelimenin peşindesin?
O halde neden bendeki "benleri" öldürmeye çabalıyorsun?
Evet! sence, çoktan vazgeçtim kendimden.
Sanıyor musun ki sevmiyorum kendimi?
A ha . Bayılıyorum. 
Ama anlamadın ki ben "içimdeki bencikler"in yarattığı zıtlıkta varolabiliyorum.


Sence, ikilem bile fazlaydı, 
Ya da arabayla girdiğimiz küçük çukurlar bile dayanılmazdı.
"Ki" bence güzel olan sonsuzda kaybolmaktı,
Düşüp kalkmaktı.
Eğer sence dünya yuvarlaksa, bence küt,
Sence kütse, bence yuvarlak...


Zarar görmeye muhtacım ki iyi olduğumu bileyim...
Zarar vermeye muhtacım ki iyi olduklarını bileyim.


...


Nasreddin Hoca'ya sormuşlar "sen kimsin" diye.
"Hiç" demiş.
Bu cevabında çok varım.
Ama hazır cevap değilim, yoruluyorum konuşurken artık.
Konuşmak nedendir?
Ağzı doluyken yapılmaması gereken eylem mi?
Hayır.
Bence "Konuşmak" dedikleri eylem  sadece "bahanelere yön vermek"için varolan bir harekettir...
Çok sıkıldım "ben varım" demekten.
Yok olmak en münasebetlisi, anlasana.