20091106

Boş Yere Park Yasağı



BURAYA;

Üstü ya da altı boş bir cisim, içi boş bir canlı.
Boş bir kadro, bir işsiz.
Günün boş vaatleri.
Daha boş olan "Boş"lar, meselesizler.
Bir işe yaramayan teseliler.
Hazırsızlıktan doğan boşluklar.
Çukur yerler, kopukluklar.
Kesintili geçen yaşantılar.
Eksik olan kendi boşluklarımız, yabancılar.
Başka topraktan olan, tanınmayan benlikler.
Farklı türden,deneyimsiz maddeler.
Deneyimsiz ve birşeye özgü olmayanlar,

PARK EDEMEZ!..


20091027

Tahammül


Tahammül edemeden yürüdük güneşin altında,
Çok sıcaktı.
Yağmur yağarken koşmak ise huzur vericiydi.
Islanıp arınma duygusunun klişeliği belki de gerçekti.
Islandıkça arındık.
Islandıkça çocukluğumuza döndük, bizi erişkin yapan herşeyden uzaklaşıp.

Kendimizi özdeşleştirdiğimiz mevsimler vardı,
Benim ki sonbahardı.
Ama artık sonbaharlar eskisi gibi değiller, yağışsız ve sıcaklar...
Kapalı havaları seviyorum ben, rüzgarlı, soğuk, ya da kimsenin sevemediği.
Parlak renklerle bezeli mevsimlerde varolamıyorum.
Tekdüzeliğin arayışında, zavallıyım ben ya da yegane...
Çığlık atma isteğiyle yanıp tutuşurken sessiz kalanım.

Gecenin rengine aşık olup uyuyamayanlardanım,
Artık hiçbir rengi ayırt edemeyen bir varlığım.
Tüm çiçekler aynı renkteler, içtiğim her süt gibi,
Yağ oranları ve tatları farklı ama renkleri aynı.
İnsanlar farklı.
İnsanlar insan değil.
Renkleri aynı ama içleri karmaşık,
Karmaşık kelimesini bile bozabilecek derecede yanlış.

Meraklı çocuklar yok artık,
Unutanlar var sadece.
Nokta koyanlar  var, virgülden habersiz.
Cahil kalplerle dolu çevremiz, cehaletten soyutlatyan kendilerini,
Kendine yalan söyleyen anaokulu çocukları misali.
Tesadüfen varolan varlıklar.

Var.....
Var da  var.
Ama yokolanlar geri gel(e)miyorlar.

Acı var.
Çok acı hem de.
Anlayamazsın, direnme!
Çünkü benim içime işlemiş bu acı,
Sen ise yalandan tadıyorsun her duyguyu...
Ey duygusuz....
Yalnızlığın ne olduğunu asla bilemedin..
Aslında iyi ki de bilmedin, çünkü kaldıramazdın.

Neyse.... herşey senden eski ve benden yeni.
Susalım - ya da sussak yeridir.
.

20091026

Normal


Sen böyle döndükçe Dünya! Bir gün sağır, birgün dilsiz, ertesi gün ise kör olmak istiyorum. 
Yanlışlıkla yaşlanırken, oyuncakların özgürlük olduğu bir zaman diliminde sıkışıp kalmayı diliyorum.
Sessizliğin güzelliğinin farkına varıp, ne zaman vazgeçeceğiz bağırmaktan?!
Saatlerin geriye ve ileriye alınmadığı, 20 yaş dişleri olmayan bir gezegende doğmuş olmayı hayal ediyorum.
Yavrusuna uçmayı öğreten anne kuş kadar saf kalabileceğim, siyahın mutlulukla bağdaştığı bir hayat istiyorum.
Uykuya düşman eden dikenli sözlerin varolmadığı bir diyar, belki bir şelalenin altında,
Sarhoş eden parmakların notalara usulca basarmışcasına , frambuaz lekeli bir bluz misali izlerle dolu bir bedene dokunuşunu hayal ediyorum.
Hareketsiz kalarak taklalar atabilir miyim acaba diye merak ediyorum.
Sağlık dolu uzun bir ömür değil, mutluluk dolu kısa bir süre olsun istiyorum önümde.
Ne zaman çiçekleri sulamayı unutmaktan, onları ölüme terketmekten vazgeçeceğimi bilmek istiyorum zaman zaman, anlamsız bir istek olsa da.
Birgün, çocuklarım olur mu diye soruyorum kendime sessizce, hala bir çocuk olduğumu unutup, ya da büyümeyi geciktirmeye çalışıp kendine yalan söyleyen bir varlık.
Uyumsuzluğun hüküm sürdüğü düşen düşlerde uyumlu ya da umarsız olabilir miyim, merak ediyorum.
Zehirli otlarla bezeli bir ormanda, çırılçıplak yürüyüp de ayakta kalabilir miyim diye soruyorum kendime...
Kendi mezarım başımda oturup ağlayabilir miyim? Ya da kendi küllerimi savurabilir miyim huzur dolduğum tepelerin üstünden?
Yanılmadan doğruyu bulabilecek miyim?
Cevapsız sorularım, boş hayallerim, anlamsız isteklerim var.
Merak ediyorum,
Acaba birgün normale dönebilecek miyim...










20091025

Beyaz




Gözyaşlarımı akıtmadan ağladım.
Konuşmadan seni anlattım,
Kulaklarımı kapayıp dinlediğimde oldu.
Karanlıkta, gözlerim kamaştı.
Yollar vardı önümde, ilerleyemedim.
Geri adım arttm sadece.

Çok karanlıktı, gözümü kamaştıracak kadar.
Sakarım, bir bardak kırdım.
Temizlemedim de...
Kesilmeyi bekledim.
Acımadı canım, kesilirken bedenim.
Birşey olmadı sanırken, ertesi gün heryer kan doluydu.
Beyazken kırmızıydı hayat.
Hayat, beyaz olmamalıydı belki de.
Kırmızıdan  bu yuzden mı daima nefret ettım acaba?

Ya da boşver.
Kan beyazdır çünkü.
Olasılıksız olasılıklar gibi.
Nokta.


4 nokta


Işık var heryerde, balçıkla sıvanmaya çalışan güneş misali.
Dinmiyor, çok parlak.
Öldüresim var ama ölmüyor da.
Yalnızlık var kalabalıkta,
Ya da kalabalık var yalnızlıkta.
Anlamsızlık var heryerde,
Kaçmaya çabaladıkça kovalayan hayaletler gibi.

Sessizik var, dayanılmaz bir suskunluk.
İz bırakan boşluklar var; belki de en acısı bu...
İz bırakan hiçlikler.
Kirletenler var ve de dolayısıyla kirlenenler.
Anlayalar var, anlamayanlar olduğu gibi.
Güçsüzler ve güçlülerin birbirlerine karşı açtığı karmaşık savaşlar var.
Aslında herşey var.
Bu durumda hiçbirşey yok mu?
Ki ben daima hiçliğin yüceliğine inanmıştım.

Hiçbirşey'in arayışında yokolan varlıklar var.
Büyüyemeyen çocuklar var, bu dünyaya gelmemiş olmayı dileyen.
Unutanlar var ve böylece; unutulanlar.
Merak var, meraksızlığın olduğu gibi.
Kat kat giyinmiş çıplak bedenler var.
Çıplak ayaklarıyla ormanda koşup acı çekmeyenler var, yataktan düştüğünün farkına varmayanlar olduğu gibi.
Esen rüzgarlar var, kavuran güneşin eşliğinde.
Masallar var - ya da varla yok arası gidip gelen hayatlar, hayaletler var.
Varlar.
Yoklar.
Varolan yokolomaz.
Yokolan da varolamaz.

Çözülmeyen problemler var, çözülemeyen.
Çünkü bunlar problem değil, gerçekler.
Gerçek çözülemez, ya da herkes kendine bir çözüm yaratır;
Bireysel çözümler.....
Bireysel doğrular ve yanlışlar...
Üç nokta yoktur bence, dört nokta olmalıdır..
Noktalar birbiri ardına giderken, aslında çalarlar.
Noktalar düşündürürken, çalarlar hayatlarımızdan.
Kim olduğumuzu bildiğimizi sanırkan o noktalar bize yanıldığımızı göstermeye çalışırlar,
Yanılmasak bile.

"Yanılsama", belki de bu saçma sapan  yerde hayatın anlamını en güzel açıklayan kelimedir,
Yegane!

Noktalarla bezenmiş masallarız.
Daha da öteye geçemeyiz,
Belki yağmurun altında dansedip kendimizi avuturuz sadece.
Ama bu kadarız.
Varolduğumuzu zanneden hiçlikleriz, yokuz.
Birer noktayız... 
Uçuşan ya da sabit, farketmez.
YOK'uz.










20091023

Balerin


Lunaparklarda balerinler vardır, 
Kimileri oturup sohbet ederken, kimileri ise çığlık çığlığa korkusunun dineceği anı bekler.
Rahatsız edici bu durumun verdiği haz dönmekten mi gelir acaba, yoksa korkudan mı?
Benim balerinim kafamın içinde, durduramıyorum hiç.
Yavaşlıyor zaman zaman... duruldu sanırken ben, tekrar hızlanıp sancılarını geçiriyor bedenime.
Çok dolu bir hissizlik yayılıyor.
Olanaksız diye birşey kalmıyor.
Kanımın akışı tersine dönüyor.
Kelimeleri tutamıyorum, hiçbirşeye tutunamıyorum.
Titreyen duygularımı sabitleyemiyorum.
Durduğum yerde kıpırdamadan dönebiliyorum.
Belki de bu bir süper güçtür.
Balerina power.
Kime karşı savaşmalıyım bu durumda?
Herkese ve herşeye karşı mı açmalıyım bu savaşı,
tek bedenden bir tek ordu yaratarak.
Belki de en mantıklısı, kendi silahıyla Balerin'e karşı koymak.



"-mış, -muş"





Kablolara dokundukça parmaklarım kanıyor.
Teknolojiden uzak duramayan ama teknoloji karşıtı çocuklarız işte, cozutmuş durumda.

Sağanakta koşarken ıslanmıyoruz sananlardanız, halbuki o kadar çok ıslanmışız ki düşen damlaları hissetmemeye başlamışız yahıu!.

İleriye doğru, iki yanı ağaçlı yoldan koşup gökkuşağının altına varıcaz zannederdik, filmlerin sadece filmlerde kaldığını öğrenip geri adım attığımız anladık en sonunda.

Belki de yol ayağımızın altından kaydı, hayat sırtımızdan asılırken.
Belki de gökkuşağının ilk kez gece de yüzümüzü okşayabileceğini gördük,
Ya da yağmurun değmeden ıslatabileceğini.
Yalnızlık ilk defa biri yanımdayken  bu kadar güzel gelmiş de olabilir.
Hayat beni pudralamış da olabilir,
Sahteden, ama gerçek tadındA.

E. sahte ne kadar gerçeğe muhtaçsa,
Gerçek de sahteye o kadar çok imrenir.

33



Küçücüktük o zamanlar, şu an garsona "bir minik bira" diyerek sipariş ettiğim 33lükler gibi. 
Küçücüktük, zili çalardın sen.
Annem kapıyı açınca, "Tombiş dışarı çıkıcak mı?" diye sorardın. Ya da ben senin annene aynı soruyu sorardım başına Cinbiş kelimesini ekleyerek.
Sanıyorum ki ikimizde birbirlerimizin annesine "teyze" demezdik.

El ele, birbirimize sevgi dolu bir şekilde gıcık olarak oyun parkına koşardık.
Ben sallanırken, sen beni itip düşürürdün.
Tahtıravelli de ise çığlık çığlığa bağırtırdın beni zıplatıp o minicik cılız bedeninle.
Ne zaman dondurma alsam, itekleyerek topları düşürürdün,
Elimde sadece tatsız ve saçma külah kalırdı, kağıt helva denen saman tadında şeyden yapılma sahte külah.
Denize giderdik, senin kollukların vardı.
Ben yüzme bildiğim için beni kıskanır, deniz analarını sıkıp mayomdan içeri atardın.
En yakın dostlar - düşmanlardık.

Sen yaramazdın, ben ise kurallara inanan.
Ama senin yaptığın yaramazlıklara eşlik etmek hata gibi gelmiyordu.
Arabaların tamponlarına karpuz kabuğu tıkıştırıp kahkahalarlşa oradan uzaklaşırdık.
Hatta bir keresinde gülmekten altıma bile yapmıştım.
Sen de dalga geçmiştin.
Ama yine de güzeldik.
Yozlaşmadan, yabancılaşmadan bizdik.
Benliklerimizi yok etmeden "biz"e dönüşebilenlerdendik.

Lego oynardık ve barbie bebeklerle...
Her ne kadar sevmesende Monopoly de oynardın benimle, banka olup para çaldığımı bile bile.
Aynı yere saklanırdık saklambaç oynarken, bilirdin ki kalbim fazla hızlı atardı sobelenme korkusuyla.
Mahallede adı, nedeni bilinmeyen bir sebeple,  Sapık Bakkal'a çıkmış olan bakkala giderdik savaşa gidermişçesine,
Ve oradan canlı çıkmanın verdiği saçma hazla daha da çok kıkırdardık.
Kahkaha atmazdık çocukken, gıdaklama misali kıkırdardık.

Gazeteden çıkan, kartondan yapılan evler vardı.
Onları yapardık beraber, tek kelime etmeden.
Uhu vardı o zamanlar Pritt yerine.
Uhulardık heryeri.
Nefret kadar güçlü bir bağ ile uhulanmıştık birbirimize.
Hep çizgili çoraplar giyerdin.
Ben ise... hatırlamıyorum.

Ne zaman denize girsek "Jaws"ın müziğini mırıldanıp beni korkuturdun, korkardım da saçma olduğunu bile bile.
Pilav yerdik, yoğurtla karıştırıp.
Biziklete binerdik ve düşerdim, hep!
Çocuk olmanın verdiği bir zorunluluktu bu iki tekerlekli icatr, bastığım piyano tuşları gibi.
Sen ise çok güzel bisiklete binip, sürekli müzik aletlerini kurcalardın.
İsim takardık stee oturan komşulara; Duba Teyze ya da Şipşak Naci gibi...
Dünya etrafımızda dönüyordu o zamanlar, yalan söylemeyi beceremeyen bedenlerin güzelliğini lekelemeye başlamamıştık daha.

Sen ağaçlara tırmanırdın, ben ise aşağıda beklerdim.
Asla sevmedim karınca-böcek türü canlıları, 
Elinde sineklikle balkona çıkan çocuklar grubundandım.
"Şirinler" seyrederdik beraber, 
Gargamelle karşılaşsak ne yaparız acaba diye kafamızda kurarak.
Her karpuz yediğimizde, "ne zaman bunun çekirdeksizi çıkacak?" diye sorardık.
Benimle top oynamazdın, çünkü biliyordun ki ben top oynamayı asla sevmedim.
Süt içerdik, haşlanmış mısır da yerdik.
Küsüp barışırdık bir dakika içerisinde ama asla "çelik ayna" olayına girmedik.

Sen, "O"ydun.
Ben ise, "Z".
Oz'duk.
Boz olduk

Hayaliydin ki sen...
Sen, çocukluk arkadaşım.


Kalem


Kapıyı açıp dışarıya baktığında, atlaması gereken ne kadar çok eşik olduğunun farkına varıp kapıyı hemen kapattı, birdaha açmama arzusu içinde.
Ağzını açtığı anda, sesinin ne kadar rahatsızlık verici olduğunu kavrayıp sustu ve sadece eline bir kalem aldı; noktalamak için.


20091022

Kibrit kutusundan çıkan soyut takdir



Köşede bir kibrit kutusu duruyordu, çam ağacı yeşili.
Kibrit kutularının kokusunu daima sevmişti, çocukluğunu hatırlatıyordu, okuduğu lisenin pipo kokan koridorları gibi.
O koridorlar, babasının düşünceleriyle ve daktilo sesleriyle döşediği odasının renklerini canlandırıyordu gözlerinde... aynı koku.
O köşedeki kibrit kutusunun içerisindeki bütün kibritler kullanılmıştı, bir tanesi hariç.
Önünde bir kültablası olsa bile, daima yaktığı kibritleri kutuya geri koyardı,
Doğdukları ve yaşadıkları yerde toprağa verilmeliydiler belki de.
Katledilen ağaçları düşünüp, kibrit yerine çakmak mı kullanmalıydı?
Ama bedenine giren oksijen miktarını mümküm olduğunca aza indirgeyen biri, dünya denen gezegene yardımcı olmayı pek umursamazdı sanırım.

Yabancı ve yabani olduğu bu gezegende, içine sığamadığı bir bedende, zaman zaman tanıyamadığı ruhuyla oturuyordu;
"Ne yapıyorsun?" sorusuna verilen cevaplar gibi sadece oturuyordu.
Hayal kurmanın hayaliyle karşısındaki adamın suratına kaçamak bakışlar atıyordu. 
O'nu görmek istemeyen bir çift gözle göz göze gelmek çok zordu çünkü.

Köşedeki kibrit kutusunun içinden tek yaşam belirtisi göstereni aldı eline, yaktı.
Bir kağıdı ateşe verip küle dönüşmesini izledi usulca.
"Usulca" kelimesinin yersizliğini düşündü birkaç saniye.
Ardından da yokolan kağıttan özür diledi.
Aslında bu özür kendineydi, bedeninde var olan binlerce "kendisi"neydi.
Herşeyin yanıp kül olmasını hareketsizce seyrederken sadece kuramadığı hayalleri yok ediyordu,
Yaşarken ölüyordu. Klişe!
Öldürüyordu her anı, anlamsızlaştırarak duyguları.
Değersiz kılıyordu kendi kendini, bile bile ama istemeyerek.

Bilinçli şizofreni diye birşey yoktu...
Ama belki de O, ilk vakaydı.
Küçükken, ne zaman açıkta denize girse köpekbalığı fobisi ortaya çıkardı ve "merak etme, buralarda kimseyi köpekbalığı yemedi" derdi büyükleri.
Ama herşeyin bir işki olurdu.
İlk olmak korkutucuydu, son da...
Ya da belki en dayanılmazı ortada olmaktı.

Daima "en"di herşey onun için. 
İki dakikada bir "gördüğü en güzel" şey değişiyordu,
İki dakikada bir kalbinin atma işteğinin değişmesi gibi.
Herşey iki dakikadan fazla güzel olamayacak kadar çirkin miydi?
Yoksa onun içindeki çirkinlik mi bu kadar kirletiyordu etrafı?
Tek bir parmağını kıpırdatmadan intihar edebiliyordu. Soyut ölüm.
Soyut ruhlar değil miyiz zaten somut bedenlerde?!

Kapkaranlık bir şeffaflıkta savaşıyordu.
Görünmez bir kinle, bıçağı kınından çekip kalbine, bazen de beynine saplıyordu.
Ama ikisini de asla öldüremiyordu,
Can çekişmelerini izledikten sonra  iyileşme çabalarını izliyordu merakla.
Pansumansız iyileşmek de zordu.
Hastanelere hiç alışamamıştı, ya da doktorlara, beklenen sıralara, para kazanma aşkı içinde yanıp tutuşurken hayat kurtaymaya adanmış yaşamların zorluğundan yakınan adamlara...
Bürokrasiyi ya da bürokratiyi hiç anlamamıştı.
"Ti"ye almak kalıbını ilk babasından duymuştu, "o ne demek" diye sormadan önce.
İlk kez de kendisini babasının zımbasıyla zımbalamıştı, sanırım rengi maviydi, babasının "gauloise" paketleri renginde.
Bu arada dring dring! Gauloise içilen evde büyüyen çocuğun sonu tiryakiliktir!

Bir keresinde evde bulduğu tüm toplu iğneleri yere saçıp üstünde yürümüş ve canını acıtmıştı.
Ama bunu yaparken kendine zarar vermek gibi bir güdüsü yoktu, merak diye nitelendirilebilecek bir adım atmıştı sadece.
Artık meraksızdı, büyüdükçe meraksızdı.
Karşısında oturan adamın "narsist" kelimesini yakıştırıp yapıştıracağı kadar da aciz.
"Aciz narsist" diye düşündü ve sustu.
Daima birşeyleri kanıtlamaktan nefret etmişti,
İlk okulda da bu yüzden hiç parmak kaldırmadı zaten...
Şu anki aciz narsist, o zamanlar "ilgisiz öğrenci" olarak mimleniyordu.
Ama neyse ki notları iyiydi.
-Haydi takdir edelim.



SOBE



Rengarenk rüzgarların estiği, kıvılcımdan yağmurların yağdığı, kara pamuktan yolların döşendiği bir ülke varmış,

Haritada olmayan…

Varolmayan ülke!.

Arayışında yok eden diyar; bembeyaz bir toz dumanında, iki yeşil şişe arasına sıkıştıran yolculuk.

Sonu olmayan “yol”culuk ,

Ya da “yol”u olmayan bir “-cuk”.

“-Cuk” larla küçülen ben, büyümeye çabalıyorum, büyüyemeyeceğimi bile bile.

 

“Onlar”a dönüşmeme çabasında, “O”nun sesinde ve dokunuşunda kayboluyorum ki kayboldum bile,

Kendimi bularak -  daha da uzak köşelere sığınıp saklanma ihtiyacı duyarak....

Korkuyla atan kalbimin sesini zevkle dinleyerek,

Kaçışın verdiği hazzı erimiş siyah çikolata misali yalayarak.


Haydi “sobe” de artık,

Ki ben “sobe” lafını duydukça sobelenmeyen ama yine de kaçan fasulyelerdendim daima,

Ama karanlıkta, ışık yakmadan yolu gösterebilecek olan tek sensin!

Işık olmasın... olsa da sadece içimizde olsun.


Çocukluğumda,

Hala da o "çocuklar"danım aslında ….

Fasulyeden kaçıp, fasulyeden saklananlardan.

Fasülyeden yaşayanlardan olmak gibi birşey. 


 

Sobelenme korkusu is the first greatest fear in our lives…

 

Paranoyanın güzelliğine kalksın kadehler, boş ya da dolu!

20091004

Malus pumila


Pamuk prenses sigara içer miydi acaba? Yoksa sadece elma mı yerdi?
Pamuk prensesin hikayesini ele alınca, elma yemenin zararlarını görmüyor muıyuz acaba?
Ya da  havva denen canlı "dur! o elmayı sakın  yeme" dediğinde aslında çok önemli birşey söylememiş mi?!
Yani Adem denen adam o elmayı yemeseydi, insanlık denen sığ yaratık varolmayacaktı ve belki de ben şu an burada saçmalıyor olmayacaktım,  ya da yazımı okuyan azınlığın zamanını çalıyor olmayacaktım.
"Elma" denen şey neden bu kadar günaha davetkar ki acaba!
İki - üç su bardağı elma çekirdeği yersek içerdiği siyanürden dolayı ölebiliriz ama bu da çok mantıklı değil yahu.

Ya da Alain Bosquet'ten bir alıntı yapalım: 
" Hiçbir şey kendiliğinden gelmedi, şiirler ancak ateşli ve sistematik bir bekleyiş olduğu için kendilerini bana dayattılar. Bir formül aradığım içindir ki ilk dizeler çıktı: "Elmaya elma dedim yalan dedi bana." Henüz nereye gideceğimi bilmiyordum, ama bunun ayakta kalacağını duyumsuyordum. Bu tek başlangıçtan hareketle bir kitap yazılabilir... Ve bütün bunlar ne demektir? Bu demektir ki nesne, doğa, evren olan elma -günah elması, meyve ağacı değil, kısaca bu besleyici, sade ve evrensel olan elma- benim adlandırdığım, neredeyse dinsel anlamda vaftiz ettiğimdir. "Yalan dedi bana": bütünlüğü içinde, elmayla simgeleştirilmiş evren, tartışma konusu edilecek olandır. Bir elma konuşmaz; ancak ben, yeryüzünde ilk insanım -bu bir ön gerçektir-, konuşan ilk insanım, o zaman koşullar hesaba katılmadan onun bana yanıt vermeye hakkı vardır. Bana "yalan" diyerek insanın haklı olmadığını, hiçbir şey bilmediğini bana belirtir. "


İnsan haklı değildir - çünkü insan yoktur.

Tartışmak istemiyorum, noktalıyorum.

.


Radio is active



















Sen oksijensiz varolamazken, ben karbondioksitten parmak izlerimi heryere bırakıyordum.
Nefes almanı isterken boğuyordum seni kendi ellerimle.
Görünmez bıçaklarla donatılmıştı sanki bedenim ve molotov kokteylli bir ruhum vardı.
Tertemiz olanı kirletenlerdendim ben de.
Tertemiz olduğunu savunup, temiz kalamayanlardan,
Ya da kirliliğin içerisinde kanıp, kana bulanıp temizlenenlerden.

Heryer kıpkırmızı, kan kokuyor sanki ya da ben o kokuyu duyup o rengi görmek için zorluyorum kendimi.
Boğazıma geçirdiğim görünmez bir halatla çekiyorum kendimi, şeffaf duvarları yumruklayarak devam ediyorum çizilmemiş yoluma.

"Atom bombası patlamışmıydı ki?" diye soruyorum saatin alarmının çalıp çalmadığını soruyormuşcasına donuk bir umursamazlıkta.
Hani o alarm var ya! Susmasını deliler gibi istediğim ama parmağımı bile kıpırdatamadığım anlarda çalıyor hep.
Radyoaktif hayatlar yaşıyoruz, tekrar ederek çalan alarm sesleri eşliğinde,
İnançsız - güvensiz - yalnız.
Yalnızlığa güvenerek sürdürülen hayatların ya da hayatsızlıkların meyveleriyiz.

Sen ve ben, birleşince bile yalnızız.
Karbondioksite bağımlı yaşamlar, sargılı vücutlar, mumyalanmış ruhlarız.
Eski ve yeninin bir arada varolamayacağı bir mekanda toz olup uçuşuyoruz.
Uçuşan tozlar, birbirine karışan ruh parçacıklarıyız.
"Cık" ekiyle kendini betimleyen kocaman varlıklarız belki de.
1'den 1 yapan 1000'lerdeniz.
Heryerde varolan "hiç"lerdeniz.
Güdüsüzce varolup, varlığı yoketmeye çalışanlarız.
Bilinçsizce ve kanat takmadan uçuyoruz.
Ki hayatlarımız boyunca kanatlar takmak istemedik mi, renklerini önemsemeden!

- "Bakkal amca! veresiye defterine bir çift kanat yazsana!"
-"Olmaz evladım, kanatlanıp uçarsan ödemezsin ki!"


20090922

Kapüşon takan gerçeklik

Kapüşonlu bir ceketim var, penyeden.
Kapışan duygularım da var.
Penyeye bayılıyorum. İpek değil - penyedir seks.
Penye: pamukludur.
Pamuk gibi sevmek gerekir çünkü her hale bürünür - dönüşür pamuk,
Yumuşaktır - ve serttir ıslakken.

Kapüşonu takınca görünmez oluyorum ben, biliyor musun ki sen!
Bilmiyorsun çünkü görmediğini bilemezsin ki yahu!
Görünmek de bilinmek de istemiyorum.
Toz olup uçmak istiyorum.
Duman olup yokolmak istemiyorum ama.
Kazıyıp kazanmak gibi bir derdim de yok.
Kazınıp bulunmak istiyorum sadece.
Beni bilenin, beni gören yegane olmasını diliorum, hayal edercesine,
Ki hayal edebilme yetim olup olmadığını kestiremiyorum.
Hayallerle gerçeği ayırd edebilseydim - hayal olmazlafrdı belki de.
Gerçeği görmek istiyorum ya da yaşamak - yalanı tatmadan,
Ki yalanı tatmadan gerçeği göremem,
Gerçeğin çiğliğini seyretmeden, güzelliğini kavrayamayacağım gibi.
Çiğ et ist krieg!
Ama kanolmadan çiğlik olmaz,
Sessizliği yaşamadan, çığlığı duyamayacağın gibi.

Boğulmadan- yüzeyde yaşayasım var,
Ama sığ olmazsa derinlik de varolamaz.
Silgi olmadan silesim var ya da yoketmeden silesim.
Aslında silinenlerin daima izi kalır ya da silinenler iz bırakmaktan hoşlanırlar.
Kalıcılık heryerdedir.
En uçucumuz bile birkaç saniyeliğine kalıcı kılmıştır kendini ya da kılınmıştır.
Parmakların baskısıyla kağıda iz bırakan kurşun kalemin izi çok güzeldir ;
Varolanı yokedemiyeceğimizin en somut kanıtıdır belki de....
Ve de "En"" diye birşey de yoktur. Ünlem.

Sanırım sözlük okumam lazım,
Kelime dağarcığımı genişletip dağarcok yapasım var.
Ve bu cümlelerin sonuna gülen surat işareti koymadan gülesim var,
Ünlemsiz bağırmayı istemem gibi.
Soru işaretsiz sorularım var,
Cevap duymayı istemezcesine...umursamaz bir şekilde dikkat kesilerek sorulan.

Sana bir ataşla iliştirilesim var.
Bugün, sadece sonu "var"la biten cümleler kurasım var, hem de altı kırmızı kalemle çizilen "var"larla.
Neden ki?
Acaba?
İçesim var,
Kalori almadan sarhoş olasım var.
İmkansızı, mümkün kılasım var; büyü yapasım var.
Cadı olasım da var, peri olup kanat takmayı istemem gibi ya da;
kanatlarımı kanatarak yolmanı istemem gibi.
Dişlerini tenime geçirmeni hayal edesim var, beni ölümsüz kılacak kadar.

Kapüşonumu çıkarasım yok - güneş batıyor olmasına rağmen gözlüklerimi de.
Düzgünce karayalasım var,
Görünmeden gözükmeyi istemem gibi.
Penyeden bir aşk hikayesi yazasım var; hiç hesapta olmayan.
Olmayan hesapları varedesim var,
Şu an nokta koymayı becerememem gibi.
Aslında bir süredir noktalayamıyorum - tüm noktalar virgüle dönüşüyorlar...
","
Sağolasın be kapüşonumu açmayı başaran penye adam!

20090918

PARA - CHUTE


Ayakları yere basarken paraşütle gezenler,
Merdivenden tek bir basamak atlarken bile paraşütü açanlar vardır.
Paraşüt taktım  ben de.
Açılmıyor - ya da açamıyorum.
Belki de düşemeyeceğim kadar sığ bir yerde açmaya çalışıyorum.
Düşmezken düşüyorum sanıp korkuyorum, ipe asılıyorum.
Ama o kadar alçaktayım ki, paraşüt açılmasa bile düşmeyeceğim.
Ki açılmıyor - ki düşmüyorum.
Sadece düşmeye eğilimliyim,
Yükseklik korkusu olan ama sürekli düşmeye çalışanım ben.
"Ben", aslında yokum.
Ya da yalandan varım.
Kabullenmekten korkarak varım,
Unutmak - unutulmaktan korkarak varım,
Varolmaktan nefret ede ede varım.

Paraşütümü çıkarasım yok.
Koruyor sanki beni o kumaş parçası.
Uçuyorum - düşmüyorum.
Ama aslında uçamıyorum bile.
Uçmadan düşüyorum.
Ya da düşmüyorum bile - çelişkinin biricik çocuğuyum yine!
Acıyorum - acıtıyorum .

Paraşüt acıya bir fayda etmiyormuş.
O halde ya çıkarıp uçmalıyım - ya da düşmeliyim!
NoKtA.

20090910

Bu eriği bana hediye eder misin pazarcı amca?