20100303

Kınalı Rapunzel


Geçen her dakika, bir adım daha geriliyorum.
Haki yeşili yırtık paltomun dışında çamasır suyu lekeleri, içinde ise saklı bir melankoli var.
Artık kanatlarım rüzgarı hissetmiyor.
Yıldızım küskün, yol göstermiyor.
Kuzey ne tarafımda onu bile kestiremiyorum, saklı adalarıma ulaşamıyorum.
Ali "topu at" deyince, ellerim hareket etmiyor.
Zaten topları tutamadan ben, suratıma çarpıyorlar.
Ali "koş" deyince de, yürüyemiyorum.
Ali'nin hayali bir varlık olduğunu bilmemden mi kaynaklanıyor bu zavallı gerçekçiliğim?
Yoksa annesi öğretince uçamayıp düşen bir kuş olmamdan mı?
Belki de zavallı olan gerçekliğim değil de, gerçek olan zavallılığımdır,
Emrine binlerce asker verilmiş ama savaşını yönetemeyen bir komutan gibi atının üstünde emirler yağdırmak daha kolay geliyordur.

Sorular sorup cevapsız bırakmak kolay.... 
Dokuzuncu evin yöneticisi de bunu yaparmış zaten.
Onuncu köye her gittiğinde ise kovulurmuş.

Hayat denen; habersizce süregelen ama sonu belli bir oyun varmış, bir de "joystick".
Elime tutuşturulan joystick'in, "joy"unun neresinde olduğunu anlamadan oynamaya başlıyorum,
Tuşlar karmaşık, yağmur yağsa da beni temizlese, şu saçma aleti bozsa diyorum...
Yağmıyor.
Oyunlardan daima nefret ettim.
Çocukken, Monopoly'de kasa olup hile yapmak, okey'de taş çalmak en büyük "joy"larımdı.
Fasülyeden körebe oynardım, en sevdiğim oyun ise adam asmacaydı,
Adam asılınca seviniyordum.
Ama neden?
Küçücükken, saf olduğumu sanırken bile, yoketmek en büyük zevkim miydi!?
Kendimi yokedemeyecek kadar sevdiğim için başkasının buharlaşmasını seyretmek mi beni hayatta tutuyordu!?
-Bilmem.. tek hissedebildiğim oyunun tekilliğinin güzelliği.

"Tekil", 
Kınalı kuzu da Rapunzel de tekilliğini sevememiş.
Ben kimim de güzel buluyorum bu zehiri!?

Adıma bir çeşme yaptırıp, üzerine "akan her damla göz yaşımdır" yazdırmak istiyorum.
Ölmeden mezar taşımın önünde ağlamaktan sıkıldım.
Hiç karşılaşmamış gibi, kendimi ilk kez görmek istiyorum.
Eskimemiş beni hissetmek istiyorum,
Ama tekrardan çocuk olmak istemiyorum, bu günleri birdaha yaşayasım yok.
Kanatlarımı hakedip yangından kaçmak,
Yangından etkilenip hafızamı kaybetmek istiyorum.
Ali, "uç" dediğinde ardıma bakmadan kanat çırpıp,
Civcivlerin, rengarenk çiçekleri ezmediği bir yerde yaşamak istiyorum..



20100301

Canavar Burger ve Domates Lolipoplar





















1 avuç soya filizi
1 salatalık
2 çeri domtes



















Peynir dilimini, resimde gördüğünüz şekilde, tırtıklı bir canavar dili oluşturacak şekilde kesin. Salatalıktan, domates lolipoplarını yapmak için iik adet ve yuvarlak gözleri kesin. Kalan salatalığı rendeleyin.
Ekmeği ısıtın ve köfteyi, tavada 1 tatlı kaşığıo zeytinyağ ile pişirin. Eğer hazır köfte kullanmak istemiyorsanız, ki bence hazır köte kullanmayın! Sadece 3 yemek kaşığı az yağlı kıymaya, tuz, kimyon, ince kıyılmış taze otlar (maydanoz, nane, dereotu) ekleyerek tatlandırın. Ve yayvan hamburger köfteleri oluşturun. Çocukların da dengeli beslenmeye ihyiyaçları var.. ve bence ne kadar erken damak tatları gelişirse, o kadar sağlıklı beslenirler.
Bu yemekte zaten ekmek olduğu için, köftenin içerisine ekmek koymanın yanlış olacağını düşünüyorum. Ekmek yerine, vitamin açısından zengin havuç, karnıyarık ya da kabak gibi sebzelerinin rendelenmiş hallerini ekleyebilirsiniz. Sebze yemeyen çocuklara sebze yedirmenin mükemmel bir yolu bu!

Ekmek ısınıp, köfte pişince. ekmeğin üzerine rende salatalık parçalarını ve ketçabı ekleyin. Ketçabı canavarın ağzından akıyormuş gibi gösterin. Köfteyi ve üzerine canavarın dili ve dişleri gibi gözüken peyniri koyup hamburgeri kapayın.
Soya filizleriyle saçlarını, salatalık ve ketçap damlalarıyla ise  gözlerini oluşturun.

Bıçakla içini açıp salatalalık batonlarını içlerine yerleştirdiğiniz domates lolipopları ile servis edin.


20100225

SIĞ











Anlaşılmazlıkların, akılsızlıkların bile üzerlerine kurulu olduğu nedensizlik prensipleri var mıdır?
- Bence vardır. Ama ben varolamayacak kadar "ben kimim" sorusunun içerisinde yokolmuşum zaten, iradenin varlığını sorgulayarak. O nedenle vereceğim cevap yersizdir ve akılsızdır.

- "İrade" nedir?
Sözlük anlamına göre; "davranışlarını, eylemlerini akla uygun gerçekleştirebilme yetisi, istenç; buyruk" anlamına gelen bu kelime aynı zamanda "bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü" anlamına da gelir.
Buyruk ve yeti kelimelerinin birbiriyle bağdaştırılması kadar; yapıp yapmama eylemleri arasındaki güç kavgası da bana çok akılsız geliyor aslında.
Ya da silik görüntülere, geçici tatminlere bu kadar takmışken iradeden nasıl bahsederiz ki?!

İrade de içgüdüseldir, kontrolsüzdür, kendimizi şekillendirmek için taktığımız bir küpe kadar bayağdır.
Mutluluğu da acıyı da doğuran iradedir...
İrade, belki de evin kapısını çalan postacıyla da sütçüyle de yatan zavallı ev kadınıdır.

Yani aslında hayatın tek sebebi nedensizlik prensipleri olabilir mi?

- Bence evet! WUHU! ... Herşeyin nedensizce bağlantılı ve bir o kadar da bağlantısızca yegane - özgür olabildiği bir mekan ya da biçim ancak varoluşla özdeşleşebilir, "sığ algılarıma ve bana göre; bence".


20100224

ÇUKUR AYNA

















Baktığım her ayna gibi, sen de,  kimi zaman yalancı, kimi zaman ise kanatacak kadar gerçeksin.
Güzelsin, çünkü gördüğünü, olduğu gibi yansıtacak kadar cesursun.
Göz bebeklerimin içindeki çığlığı duymamı sağlayansın,
O yaşlanan bakışlardaki çocuğu görmemi sağlayanın bir tek sen oluşu gibi.
Yaşlanan bakışlar da, hapsolmuş zavallı çocuk da bıktırıyor aslında...
İkisinin ortasında, paslı aynalarda sıkışmış bir varlık övünüyor sadece,  kendi kendine,
Oksitlenen kalpler gibi.

Hızımın farkına vardırırken, yavaşlığının farkına varamayan, sol şeritten saatte 100 km hızla giden manasız araçlar gibisin,
Keşke herşeyi bildiğini sanırken, kendini de tanısaydın birazcık,
O karşındaki varlığın içindeki maviliğe dokunabilseydin, göz alıcı kırmızılığından sıyrılıp.
Mümkün olduğu kadar acımasızlaştırdın gerçekliği, kimi zaman ise mümküniyatın sınırlarını zorlayıp yalana dönüştürdün.
Kırılmaktan korkardın, narindin.
Kırmaktan korkar mıydın? -Hiç sanmam.
Keşke herşeyden korktuğunun yarısı kadar kendinken korksaydın.
Kendine sunamadığın bilgeliği, oksitlenmiş kalpleri kırmakta kullanmak daha kolaydı belki de.

Karşında durana, bazen bir gülümseme, bazen bir hayal kırıklığı... ama genelde; cevaplanması imkansız sorular bıraktın.
Keşke soru işaretleriyle bezediğin hayata tek bir noktayla sonlanan cevaplar katabilseydin.
Keşke, bana bu kadar çok "keşke" dedirtecek kadar kendimi anımsatmasaydın.

Sen de, ben de;
Tersine işleyen dişli mekanizmalarız... 
Hiçbirimiz iyi yontulmuş değiliz ama hepimiz tersineyiz, daima...
Bir ayağı çukurda aynalarız...



20100223

Siyah Trüflü Kaz Ciğeri




Siyah trüf parçaları ile karıştılmış kaz ciğeri, ince bir dilim alman ekmeği üstünde.
Chardonnay sirkesi ve zeytinyağ ile tatlandırılmış yeşillikler,
Kakao sosu, tatlı beyaz şarap jölesi,
Vanilyalı böğürtlen sos.

Tarif veremiyorum, çünkü tarifsiz yaptım =)


20100222

Somon Triloji



Somon triloji, somonu üç farklı tatta sunan tek bir tabak...


Somon fümeli bulgur salatası

4 kişi için gerekli malzemeler:
1 bardak firik bulguru, haşlanmış
1 avuç ince kıyılmış kuzu kulağı
10 yaprak ince kıyılmış nane
1 tatlı kaşığı susam yağı
1 tatlı kaşığı susam yağı
1 yemek kaşığı soya sosu
1 yeşil limon suyu ve kabuğunun rendesi
1 tutam toz beyaz biber
100 gr somon füme

Somon fümeyi küçük küçük kesin, diğer bütün malzemeleri de ekleyin. Bardaklara doldurup, ince kesilmiş turplarla süsleyin.




Yarı pişmiş somon ve ıspanak

4 kişi için gerekli malzemeler::
400 gr somon , ya da 4 küçük dilim
150 gr ıspanak
100 gr kuzu kulağı
1 kuru soğan
2 diş sarımsak
2 yemek kaşığı zeytinyağ
2 tutam tuz
1 tutam toz beyaz biber

Soğanı ve sarımsakları ince ince dilimleyip, 1 yemek kaşığı zeytinyağında hafif pembeleşinceye dek kavurun. Ispanakları ve kuzu kulağını ekleyip 2-3 dakika daha pişirmeye devam edin, 1 tutam tuz ile tatlandırın. Kızgın tavaya 1 kaşık zeytinyağ koyun, somonları tuzlayıp biberleyip tavaya yerleştirin. Somon dilimlerinin piştikçe renk değiştirdiğini göreceksiniz. Dilimin yarısı pembeleşinceye dek pişirin ve ıspanaklarla servis edin, dilerseniz haşlanmış soya fasulyeleri ile süsleyin. Bezelye vs. gibi aynı şekilde parlak yeşil renkli sebzeler de kullanabilirsiniz. Ispanağın koyu renginin üzerine gelecek olan parlak yeşil renk yemeği daha çekici hale getirecektir.

Eğer somonu yarı pişmiş sevmiyorsanız, tam da pişirebilirsiniz. Ancak yarı pişmiş somon daima daha lezzetlidir, denemenizi tavsiye ederim!!





Rezene Salatalı Somon Sashimi

4 kişi için gerekli malzemeler:
200 gr somon
2 adet rezene
3 dal ince kıyılmış dereotu
1/2 limon suyu
1 çay kaşığı kavrulmuş susam
1 yemek kaşığı zeytinyağ
1 yemek kaşığı soya sosu

Somon dışında bütün malzemeleri karıştırıp,tuz ile tatlandırın. Somondan ince dilimler kesip,servis etmeden önce soya sosunun içerisinde 10 dakika bekletin. Rezene salatasının üzerinde somonları servis edin. Dilerseniz üzerine paprika serpiştirilmiş mango ve avokado dilimleri ekleyin, hem renk hem de lezzet katacaklardır. Mango, özelliklede meksikada acı biberle birlikte çok tüketiliyor, denemenizi tavsiye ederim!
Aslında bu sashimiyi beyaz trüf yağı ve yuzu suyundan oluşan bir sos ile servis ettim, ama ne yazık ki bu ürünleri ülkemizde bulmak zor.




20100217

Distilled and Ugly


Her melodi hüzünlü geliyor düşündükçe,
Baktığım her resim seni hatırlatıyor,
Akşam olmasın diye yalvarıyorum günlere...
En zoru, yalnız kaldığım karanlıklar - güneşin beni terkettiği zamanlar;
Senden başka, senin isimsiz mektuplarından başka birşey kalmıyor yanımda.
Ben buralardayım, sen yokluktasın...
Yine de beni hatırlar mısın zaman zaman?
Mezarının başında ağladığım zavallı arkadaşım.
Sen! Aslında beni terkeden "ben"sin.

Dünya dönüyor ama ben duruyorum,
Sen ise çoktan başlamışsın göçüne.
Ben, göç edemeyecek kadar aciz bir yerliyim.
Toprağımdan koparsam kendimden de koparmışım gibi geliyor.
Ama  "toprağım" diyebileceğim bir unsur yok ki zaten ortada...

Yoklukta varolup,
Varlıkta yokolan "en zavallı"lardanım,
Asla memnun ya da mutlu olamayan soru işaretleriyle bezeli kaplama kağıtlarındanım.
Uygun renkte fiyonk yok diye ağlayıp, bunu dünyanın en büyük sorunu haline getirenlerdenim...

Fiyonksuz, çirkin bir paketim,
İçimde bir hediye de yok.
Bir başkasına hediye edilmek için saklanan çöplerin arasına konuluyorum belki de...

Yine de seviyorum seni, ,içimdeki yabancı(lar)!






20100215

Toprağa karışma vakti geldi de geçiyor....


Elimin altında;
Bol tanenli kıpkırmızı bir  şişe şarap, Bordeaux muhtemelen,
Bu şarapla dolan 45 cl'lik bir balon bardak,
Işınlanma aracı misali, beni dilediğim diyarlara taşıyan bilindik müzikler, 
İki adet yanan, beş adet bozuk çakmak ve içleri yanık kibritlerle dolu iki tane Kav Kibrit kutusu,
Okumam lazım deyip asla elime alamadığım "Raja Yoga - Zihinsel gelişim" kitabı,
Hayatın, güzel hikayelerde ele alındığı masallar,
İki paket sigara, yanmayan mumlar, dolu bir çöp kutusu,
Gereksiz elektromanyetik enerjiler,
Yanlış ölçen teraziler,
Yalan söylediklerine inanmak için kendimi zorladığım sihirli aynalar,
Taktığım her pire tasmasını kendi kendine çıkardığını gösteren gururlu sokak kedileri,
"Pisi pisi" deyince bile kaçan ev kedileri, 
Zamanı takmayan çalar saatler,
Damıtılmış ama kirli kalan kalpler,
Nefes alma borusu kesilmiş kanserli hastalar,
Sahte yüzler diye adlandırdığım "kendim",
İşkence eden ahlaksız eğlenceler,
Düşmekten zevk alan, altları bomboş taşlar var...

Elimin altında, bildiğim ya da bilmek istemediğim herşey var.

Boşluğumun farkında olup, bu boşluğa sahip olmak istemem sanırım karanlık bir odaya kapatılmış, hem sarhoş hem de  sağır  bir insanın arayışı-haykırışı kadar aciz.
Yine de nefes almam gerek panik olsam da...
...
Vazgeçmem mi gerek? 
-Evet, bu karanlıkta. Bu karanlıkta hiçbirşey yetişemez ki, minicik filizler dışında. Onlar da ölüp giderler yorulup.
-Peki. Ben de dinerim o halde.







20100214

Bakir orman ve Sadakatsiz çocukları


Dikenli bitkilerle dolu bu ormanda, pamuktan kozalar içerisinde büyüttüğünüz çocuklar, adam olduklarını sanıp dikenli telleri oldular bahçelerin.
Dikenli tellerin açtığı yaraları sürekli kanayan çocuklarınız, ot oldular.
Otları ezip geçenler, kalın gövdelilerdi.
Kalın gövdelilerin en tehlikeli olanları kazık köklü ve dikenlilerdi.
Dikenlere değerek özgürce koştuktan sonra eline tutuşturduğunuz pamuk şekeri kabul etmeyen çocuklar ise bakir ormanların bekçilerilerdi.
İnsanevladının elleri kirletiyordu, yokediyordu.
Onlar da mümkün olduğunca uzaklaştılar insanlıktan,
Bazıları dikenlere büründü.
Diğerleri ise sürünücü gövdeleri sayesinde sıyrılıp daha bakirini aramaya gitti.


20100211

KIRMIZI


Açılıp kapanması kolay,  kartondan bir kutunun içindeyim.
Boş bir sushi kutusu var yanımda, iki adet siyah chopstick eşliğinde,
Çevremde ise bir sürü, anlam veremediğim renkli balon, boş ve plastik şampanya bardakları.
Şampanyayı da hiç sevmem ama sevmemek tüketmemek değildir.
İçinde bulunduğum incecik kutu beyaz, ama dışını bilemiyorum, simsiyah olsa hoşuma giderdi.
Kırmızıdan nefret ederim.
Sanırım bu bir kutlama, ya da öyle olmalı; balonlara ve boş bardaklara bakılırsa.
Yalnızım, ama yapayalnız değil, kendimleyim.
Etrafımda ceset olmadığınıa göre kimseyi öldürmemişim, 
Ya da kimse teşrif etmemiş.
Böyle bir parti havasında bu kadar yalnızsam, demek ki ölüm günümü kutluyorum.
Müzik yok, bari sevdiğim dj'lerden birini getirseydiniz, cimrilik yapmayıp.
Sıkıntıdan, elimdeki chopsticklerle balonları patlatıyorum,
Nefes almamı engelleyen bir gaz beni engelliyor.
Etrafta kan göremiyorum, kırmızıdan bihaber bu yerde mi öleceğim ben!?
Sevdiklerime mektup yazamadan mı öldeceğim?!
Yapmayın....
İnanmıyorum ya da inanamıyorum.
Ölümün kırmızı ile bağdaştığı bu diyarda, en nefret ettiğim rengin ölümümde bile karşıma çıkmaması bana inandırıcı gelmiyor.
Kim olduğumu bilmesem de, kırmızının beni sevmediğini biliyorum,
İz bırakan hatıraların sevmediği gibi,
Hayatımı çalmaya çalışan zavallı yağmur dansçılarının beni istemediğini  bildiğim gibi...

Pazartesideni pazara mutlu olsak da;
Daima çıkıp gitmek için hoş bir an vardır....
...
Uçan balonlar kırmızıymış.....  sanıyorum ki gidiyorum....
Gittim.




20100207

nedir.



















Teriantropi büyü müdür yoksa lanet mi?
Büyü, tabiat kanunlarına aykırı sonuçlar elde etmek iddiasında olanların başvurdukları gizli işlem ve davranışlara verilen genel addır,
Karşı durulamayan güçlü etki anlamında da kullanılır.
Tanrı'nın sevgi ve ilgisinden yoksun olma durumu ise lanet kelimesi ile açıklanır.
Bu kelime aynı zamanda kötü, berbat anlamlarına da gelmektedir.
Bunlara rağmen büyü ve lanet kelimeleri arasında bir fark göremiyorum,
Belki de gördüğüm tek Tanrı kendim olduğundandır.

Hepimizin içinde bir hayvan var, çünkü hepimiz ne yazık ki insanız.
Evrenin en karmaşık ama en sessiz mekanizmalarıyız.
Saklanmayı, görünmek kadar seven varlıklarız.
Yavaşça yüzeye çıkıp, seri bir şekilde koşanlarız,
Karar veremeyen kararlı varlıklarız.
En kayıp gecelerin sabahında, Einstein zekasına sahip olduğumuzu sanan ancak yanılgıyı ve yenilgiyi yutamayan küçük devleriz.

Biz ya da siz dünyayı tanımadan, görmeden, sıkılan varlıklarız.
Varolmanın ya da yokolmanın sebebini çözmüş gibi görünen akıl hastalarıyız.
Yıldırım düşerken, açık alanda çıplak koşan hayvanlar gibi mantıklı olamıyoruz.
Pire tasması takmamıza izin vermeyen parazitli kediler kadar bile kendimizi tanıyamamışız hala.
Bilgili ve bilinçsiz zombileriz.
Gördüğümüz ceset kendimizinki olsa bile hiç ceset görmemiş gibi davranan mükemmel oyuncularız.
Gidecek sonsuz sayıda yeri olan, ama gitmemek için bahane uydururken bomboş bedenlerini koruyan mumyalarız.

Birbiri için yaratıldığını düşüürken karşısındakinin görünmez olması için çaba sarfedip görünmeye çalışan bekçileriz.
Penguenler bile ailelerine sahip çıkarken, amaçsız dolanan hırsızlarız.
Başkalarının hayatından çalmak en büyük zevkimiz.
Tatmin olma hayaliyle varoluyoruz sadece.

Vakit geçirdiğimiz ya da kaybetiğimiz her oda aynı;
Etrafı duvarlarla çevrili bir tavan ve bir tabandandan ibaret.
Bun rağmen hep dışardayız.
Sırlarımız yok çünkü gerçek değiliz.
Dışarı çıkamıyoruz.
Bizi korkutmayan bir karanlık da yok.
Sadece kendi içimizdeyiz.
Duman dedektörleriyle bezeli bir binada yaşayan; geleceğin, geçmişin tekerrürü olduğunun farkına varamayan ama latince konuşan aslanlarız.

Üzgünüm, parti bitti.
Aydınlanmanın yolunda, mutlak gerçeklikle birlğimi anlasaydım keşke.
Sizlerden birini gördüğümde aklıma ilk gelen olabildiğince uzağa koşup saklanmak, çünkü;
Kehanetlerin gerçekliği kadar silikken,
Hepimiz tutkuları karşısında eriyen nefis ve kakaolu kremalarız.



20100202

acı yumurta









Bazı maddelerin dilde bıraktığı yakıcı bir duyu vardır, kimilerimiz vazgeçemez.

Acı kahvesini yudumlamaktan sıkılmayan, ancak bu ızdırabı şekerle tatlandıranlar da vardır.

Çarpıcı ve göz alıcı bir renkle özdeşleşebilen acı, şiddetli bir şekilde keskindir.

Kırıcıdır, dokunaklıdır çünkü cesurdur.

Yok olma isteğimiz de onun bu cesaretindendir.

Her ne kadar sözlükler cesareti, yüreklilik ve yiğitlik kelimeleri ile eşleştirse de,

Bence cesaret, bencilllere ait bir güç ve güven gösterisidir.


Haklısın hayali arkadaşım! asla cesur olamadım,

Ama olamadım değil, olmadım.

Cesur olacak kadar kendime aşık bir yaratık değilim sadece.

"Başkasına aşık olmak için, önce kendine aşık olman gerekiyor " diyorsun...

O aşırı sevgi ve bağlılık duygusunu başkasına hissetmem için, önce kendim için duymam gerekiyor, biliyorum.

O halde fütursuzca sergilenen cesur hareketler gibi aşkın da beni yokluğa sürüklemesi kaçınılmaz değil mi!

Yokoldukça, aşık olduğumun farkına varamayacak kadar siliniyorum.


Nota bilmeden, müzik yapmaya çalışıyorum,

Silahsız savaşmayı deniyorum,

Geçmişi düşünmeden, bugünü yazmaya çalışıyorum,

Cevapsız kalacak  ya da tatmin etmeyen milyonlarca cevapla süslenen sorular sormaya bayılıyorum.


Her harfin, her kelimenin göreceli olduğu bu kocaman, çirkin odada,

Bana beyaz ve tersten bağlanan bir gömlek giydirmediklerine şaşırarak yazmaya çalışıyorum.

Yok olduğumu bile bile, varlığımı kanıtlamayı deniyorum, boşuna.


Ben de sizdenim, öyle diyorlar ama inanmak istemiyorum.

Sırf aynı olduğumuzu söyledikleri için sizleri sevmek için "bir" sebep arıyorum, doğduğum günden beri.

Yok - hiç olmadı da.

Bedenlerimiz alfabe gibi aynı olsa bile,

Artık kelimeler hatta harfler bile göreceli.

Aynı olsak bile, tersten aynıyız.


Küçükken televizyonda çizgifilm izlerken, annem ya da babam eve gelip arkama birşey atıp "bak yumurtladın" derlerdi.

İşte siz, o plastik yumurta kabuğu içindeki yapay kakao taneleri ve plastik parçaları kadar anlamlısınız sadece;

Birleştirince bile çirkin,

Birleştirince bile duygudan yoksun.


Seviyorum sizleri insanlar, tersten.





20100118

Keçi peyniri - Balkabağı - Mercimekli Terrine

400 gr keçi peyniri

1 su bardağı haşlanmış mercimek

2 su bardağı küp küp kesilmiş, haşlanmış balkabağı

1 diş sarımsak

5 yaprak jelatin

10 yemek kaşığı krema

1 avuç dereotu

1 avuç kurutulmuş domates

tuz – biber

 

Yaprak jelatinleri soğuk suya koyup yumuşamaya bırakın. Keçi peynirini yumuşayıncaya dek ezin, eğer zorlanırsanız bir kaç yemek kaşığı süt ekleyin. Tuz ve biber ile tatlandırın. Kremayı bir taşım kaynatıp ateşten alın. Yumuşayan jelatinleri süzüp kremaya ekleyip iyice eriyene dek çırpın. Krema karışımıyla peyniri birbirine iyice yedirin. Dikdörtgen bir kek kalıbına, streç film döşeyin, peynirli karışımın ¼ ünü kaba yayın. Üzerine balkabaklaranını serpiştirip, biraz daha peynir karışımı ekleyip balkabaklarının üzerini kaplayın. Kalan peynir karışımı ile dereotunu mixerden geçirin. Mercimekleri ve ince kıyılmış domatesleri de ekleyip, balkabaklarının üzerine dökün.Yüzeyi bir spatula ile düzleştirip, 12 saat buzdolabında bekletin. 

Havyarlı Pembe Yumurtalar

20 adet bıldırcın yumurtası

2 subardağı su

1 su bardağı elma sirkesi

1 küçük soğan

1 tutam tuz

1 turam şeker

1 adet pancar

 

suyu, elma sirkesini, soğanı, 1 adet küçük küçük kesilmiş pancarı, tuz ve şeker ekleyerek bir taşım kaynatın. Ardından üzerini kapayıp, 20 dakika orta ateşute pişirin. Karışımı soğumaya bırakın. Haşlanmış, kabuğu soyulmuş ve soğumuş olan yumurtaları karışımın içerisine koyup, 2 saat buzdolabında bekletin. Pembe bir renk alan yumurtaları ikiye kesip, ince kıyılmış frenk soğanı serpiştirip, havyar ile servis edin.

Soğan Çorbası



3 adet büyük kuru soğan

1 yemek kaşığı un

1 ¼ lt tavuk suyu

tereyağ

tuz, biber

 




Soğanları ince ince kıyın.

Tencerede yağı eritip soğanları hafif  pembeleşinceye dek kavurun.

Unu ekleyip karıştırın, tavuk suyunu ekleyip bir taşım kaynatın.

Orta derecede ateşte, 20 dakika daha pişirin. Tuz, biber ekleyin, üzerinde peynir erittiğiniz bir dilim ekmekle beraber servis edin.

Fırında Patlıcanlı Tavuk Köftesi













300 gr tavuk göğsü

1 yumurta sarısı

1 adet beyaz soğan

1 çay kaşığı kimyon

1 çay kaşığı köri

1 çay kaşığı kekik

1 çay kaşığı kırmızı biber

1 çay kaşığı kuru dereotu

1 çay kaşığı kuru maydanoz

1 çay kaşığı biberiye

1 çay kaşığı tarhun

2 adet patlıcan

tuz

 

sos için:

1 diş sarımsak

4 yemek kaşığı zeytinyağ

1 yemek kaşığı soya sosu

1 tatlı kaşığı hardal

1 tatlı kaşığı yoğurt

1 tatlı kaşığı paprika ezmesi

 

Patlıcanları ince dilimler halinde kesin, üzerlerine tuz serpip 15 dakika, bir bez üzerinde bekletin. Böylece patlıcanlar acılıklarından kurtulur ve renklerini korurlar.

Yumurta sarısını, baharatları, tuzu ve tavuğu mikserden geçirip kıyma haline getirin. Beyaz soğanı küçük küpler halinde kesip köfteye ekleyin.

Patlıcanları tost makinasi ya da yağsız ızgara üzerinde pişirin.

Küçük yuvarlaklar yaptığınız köftelerin etrafına iki dilim patlıcan sarıp, fırın kabına yerleştirin. Sos için gerekli bütün malzemeleri mikserden geçirip köftelerin üzerine dökün. 180 derece fırında, 20-30 dakika pişrin.