Nefes almanı isterken boğuyordum seni kendi ellerimle.
Görünmez bıçaklarla donatılmıştı sanki bedenim ve molotov kokteylli bir ruhum vardı.
Tertemiz olanı kirletenlerdendim ben de.
Tertemiz olduğunu savunup, temiz kalamayanlardan,
Ya da kirliliğin içerisinde kanıp, kana bulanıp temizlenenlerden.
Heryer kıpkırmızı, kan kokuyor sanki ya da ben o kokuyu duyup o rengi görmek için zorluyorum kendimi.
Boğazıma geçirdiğim görünmez bir halatla çekiyorum kendimi, şeffaf duvarları yumruklayarak devam ediyorum çizilmemiş yoluma.
"Atom bombası patlamışmıydı ki?" diye soruyorum saatin alarmının çalıp çalmadığını soruyormuşcasına donuk bir umursamazlıkta.
Hani o alarm var ya! Susmasını deliler gibi istediğim ama parmağımı bile kıpırdatamadığım anlarda çalıyor hep.
Radyoaktif hayatlar yaşıyoruz, tekrar ederek çalan alarm sesleri eşliğinde,
İnançsız - güvensiz - yalnız.
Yalnızlığa güvenerek sürdürülen hayatların ya da hayatsızlıkların meyveleriyiz.
Sen ve ben, birleşince bile yalnızız.
Karbondioksite bağımlı yaşamlar, sargılı vücutlar, mumyalanmış ruhlarız.
Eski ve yeninin bir arada varolamayacağı bir mekanda toz olup uçuşuyoruz.
Uçuşan tozlar, birbirine karışan ruh parçacıklarıyız.
"Cık" ekiyle kendini betimleyen kocaman varlıklarız belki de.
1'den 1 yapan 1000'lerdeniz.
Heryerde varolan "hiç"lerdeniz.
Güdüsüzce varolup, varlığı yoketmeye çalışanlarız.
Bilinçsizce ve kanat takmadan uçuyoruz.
Ki hayatlarımız boyunca kanatlar takmak istemedik mi, renklerini önemsemeden!
- "Bakkal amca! veresiye defterine bir çift kanat yazsana!"
-"Olmaz evladım, kanatlanıp uçarsan ödemezsin ki!"

0 yorum:
Yorum Gönder