
Köşede bir kibrit kutusu duruyordu, çam ağacı yeşili.
Kibrit kutularının kokusunu daima sevmişti, çocukluğunu hatırlatıyordu, okuduğu lisenin pipo kokan koridorları gibi.
O koridorlar, babasının düşünceleriyle ve daktilo sesleriyle döşediği odasının renklerini canlandırıyordu gözlerinde... aynı koku.
O köşedeki kibrit kutusunun içerisindeki bütün kibritler kullanılmıştı, bir tanesi hariç.
Önünde bir kültablası olsa bile, daima yaktığı kibritleri kutuya geri koyardı,
Doğdukları ve yaşadıkları yerde toprağa verilmeliydiler belki de.
Katledilen ağaçları düşünüp, kibrit yerine çakmak mı kullanmalıydı?
Ama bedenine giren oksijen miktarını mümküm olduğunca aza indirgeyen biri, dünya denen gezegene yardımcı olmayı pek umursamazdı sanırım.
Yabancı ve yabani olduğu bu gezegende, içine sığamadığı bir bedende, zaman zaman tanıyamadığı ruhuyla oturuyordu;
"Ne yapıyorsun?" sorusuna verilen cevaplar gibi sadece oturuyordu.
Hayal kurmanın hayaliyle karşısındaki adamın suratına kaçamak bakışlar atıyordu.
O'nu görmek istemeyen bir çift gözle göz göze gelmek çok zordu çünkü.
Köşedeki kibrit kutusunun içinden tek yaşam belirtisi göstereni aldı eline, yaktı.
Bir kağıdı ateşe verip küle dönüşmesini izledi usulca.
"Usulca" kelimesinin yersizliğini düşündü birkaç saniye.
Ardından da yokolan kağıttan özür diledi.
Aslında bu özür kendineydi, bedeninde var olan binlerce "kendisi"neydi.
Herşeyin yanıp kül olmasını hareketsizce seyrederken sadece kuramadığı hayalleri yok ediyordu,
Yaşarken ölüyordu. Klişe!
Öldürüyordu her anı, anlamsızlaştırarak duyguları.
Değersiz kılıyordu kendi kendini, bile bile ama istemeyerek.
Bilinçli şizofreni diye birşey yoktu...
Ama belki de O, ilk vakaydı.
Küçükken, ne zaman açıkta denize girse köpekbalığı fobisi ortaya çıkardı ve "merak etme, buralarda kimseyi köpekbalığı yemedi" derdi büyükleri.
Ama herşeyin bir işki olurdu.
İlk olmak korkutucuydu, son da...
Ya da belki en dayanılmazı ortada olmaktı.
Daima "en"di herşey onun için.
İki dakikada bir "gördüğü en güzel" şey değişiyordu,
İki dakikada bir kalbinin atma işteğinin değişmesi gibi.
Herşey iki dakikadan fazla güzel olamayacak kadar çirkin miydi?
Yoksa onun içindeki çirkinlik mi bu kadar kirletiyordu etrafı?
Tek bir parmağını kıpırdatmadan intihar edebiliyordu. Soyut ölüm.
Soyut ruhlar değil miyiz zaten somut bedenlerde?!
Kapkaranlık bir şeffaflıkta savaşıyordu.
Görünmez bir kinle, bıçağı kınından çekip kalbine, bazen de beynine saplıyordu.
Ama ikisini de asla öldüremiyordu,
Can çekişmelerini izledikten sonra iyileşme çabalarını izliyordu merakla.
Pansumansız iyileşmek de zordu.
Hastanelere hiç alışamamıştı, ya da doktorlara, beklenen sıralara, para kazanma aşkı içinde yanıp tutuşurken hayat kurtaymaya adanmış yaşamların zorluğundan yakınan adamlara...
Bürokrasiyi ya da bürokratiyi hiç anlamamıştı.
"Ti"ye almak kalıbını ilk babasından duymuştu, "o ne demek" diye sormadan önce.
İlk kez de kendisini babasının zımbasıyla zımbalamıştı, sanırım rengi maviydi, babasının "gauloise" paketleri renginde.
Bu arada dring dring! Gauloise içilen evde büyüyen çocuğun sonu tiryakiliktir!
Bir keresinde evde bulduğu tüm toplu iğneleri yere saçıp üstünde yürümüş ve canını acıtmıştı.
Ama bunu yaparken kendine zarar vermek gibi bir güdüsü yoktu, merak diye nitelendirilebilecek bir adım atmıştı sadece.
Artık meraksızdı, büyüdükçe meraksızdı.
Karşısında oturan adamın "narsist" kelimesini yakıştırıp yapıştıracağı kadar da aciz.
"Aciz narsist" diye düşündü ve sustu.
Daima birşeyleri kanıtlamaktan nefret etmişti,
İlk okulda da bu yüzden hiç parmak kaldırmadı zaten...
Şu anki aciz narsist, o zamanlar "ilgisiz öğrenci" olarak mimleniyordu.
Ama neyse ki notları iyiydi.
-Haydi takdir edelim.